Melen

“Gecenin kör karanlığı, Çetintaşlar’ın kapısı kuvvetlice çalınıyor, Matyoz Ahmet bu saatte güm güm vurulan kapının hayra yorulmayacağının farkında. Kapıyı açar açmaz karşısında yoldaşı Şimo’yu ve Ioannis Theologos Manastırı’nın baş rahibini buluyor; Şimo soluk soluğa kalmış, heyacanla “Hemen peşime düşün, malınıza, mülkünüze göz koymuş çeteler geliyor, buraları yağmalayacaklar.” der demez Matyoz Ahmet, hamile eşini alıp yola koyuluyor, manastıra varıyorlar. Çetintaş ailesi burada dört ay saklanıyor, bu arada beklenen doğum da gerçekleşiyor ve Hüseyin dünyaya gözlerini açıyor”

Karışıklıklar nüfus mübadelesine kadar sürüyor, 1923‘te başlayan mübadelenin ardından bölgedeki Rumlar Yunanistan’a göç ediyor, Ahmet Bey’in şarap ve rakı üretimindeki biricik ortağı Şimo ve ailesi de fabrikayı olduğu gibi devredip, göçenler kervanına katılıyor. Ahmet Bey üretimi sürdürmeye çalışıyor; yeni kurulan Cumhuriyet, rakının üretim hakkını Tekel’e devredince de geriye sadece şarap üretimi kalıyor. Ahmet Bey, şarapçılığı Rumlardan öğrenmiş, parlaklığıyla dikkat çeken gözleri nedeniyle Rumlar arasında Matyoz (Mateos) demişler ona, bu da Mateo’dan (göz) geliyor; “Uğurlu bakan adam.” demek.

Gel zaman, git zaman, Rumlar bölgeyi terk edince topraklarına devlet el koyuyor ve 1955 yılında satışa çıkarıyor. Memleketine, şarap üreten babasının yanına yardım etmek için dönen Hüseyin Çetintaş bakıyor ki doğduğu manastırın bulunduğu arazi de satılıklar arasında, elde avuçta ne varsa denkleştiriyor ve o araziyi alıyor. Hüseyin Bey, bakımsızlıktan artık ölmeye yüz tütmüş bağları sökmekle ve yenilerini dikmekle başlıyor işe.

Hüseyin Çetintaş, 1964’te Ayşe Hanım’la evlenmiş. Önce Cem doğmuş, ardından kızları Yıldız. Günümüzde Cem Çetinbaş Melen’in başında, 2002’de yeni bağ çubukları dikmiş araziye, o güzelim asmaların verdiği üzümler bugün içtiğimiz şaraplara hayat veriyorlar işte. Türkiye’nin en eski şarap üreticilerinden Melen’in üç kuşaklık öyküsü böyle…

IMG_5186

Bizlerin Melen ile tanışması ise Cem Bey’in eşi Funda Hanım ile telefonda görüşmemiz ile başlıyor; devam eden bağ bozumuna katılabileceğimizi, şaraplarını tadabileceğimizi söylüyor. Melen’e varır varmaz bağlarda turluyor, üzüm topluyor ve bol bol da yiyoruz. =) Bağlar, Hoşköy ile Güzelköy arasında yer alıyor, Marmara ve Avşa adalarını gören, esen serin rüzgarlarla yazın sıcağını hafifletebileceğiniz, zeytin ağaçlarının da yer aldığı hoş bir teruar burası.

IMG_5222

Sonrasında Hoşköy sahile varıyor; Melen Cafe’deki denize nazır masamıza kuruluyoruz. Şaraphane hemen arkamızda, Cem Bey, eskiden denizin şaraphanenin önünden başladığını ancak dolgu yapıldığını söylüyor. Şarapçılık buraların can damarı iken, yıllar evvel, bütün üretim tesisleri böyle imiş, üretilen şarap fıçılara doldurularak denize atılır ve sonrasında teknelerle alınarak Karaköy’deki Şarapçılar İskelesi’ne taşınırmış.

IMG_5203

IMG_5201

Acıkmışız ve hemen yemek söylüyoruz, başlangıcı bağdaki zeytinlerden sıkılan şahane bir yağ ile yapıyoruz. Bu şahane zeytinyağından almak istiyoruz ama nafile… Bu sene ürettikleri yağın hepsi satılmış, yeni hasat beklenecek. Peynir tabağı da gayet zengin.

IMG_5200

Masamıza teşrif eden sarma ise bağdaki Tempranillo’ların yapraklarından, müthiş! Yediklerimize Melen’in “Notalar” serisi eşlik ediyor. Cem Bey çok ince, bizlere servis yapan garsona, şarap şişesini masaya bırakmasını söylüyor, “Şaraplarınızı tadın, şişeyi gönlünüzce inceleyin, keyfini çıkarın.” diyor gülerek.

Notalar serisi, hikaye kurgulanarak marka nasıl yaratılır ve tüketici markaya aşık edilirin örneği, şarapların arka yüzündeki etiketlerde öyle güzel hikayeler anlatılıyor ki hemen vuruluyorsunuz şaraba, bu durumun şarabı içerken hissettiğiniz duyguları kuvvetlendiriyor; şarabın edebiyatla harmanı bu!

IMG_5207

IMG_5208

İlk şarabımız Re notasının yansıması Regina, müthiş kuvvetli bir şarap, içeni şaşırtır! Bol ve ağır soslu yemeklerin altında ezilmeyecek bir beyaz varsa işte budur!

IMG_5212

IMG_5213

Sırada Mi notasından adını alan Miracula var, çok çok güzel bir kırmızı.

IMG_5205

Ardından Kalecik Karası’nın Melen’deki özel ismi Melencik geliyor önümüze. Melencik’in ilginç bir hikayesi var: 2001 yılında Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkan Yardımcısı Stanley Fischer ülkemizi ziyarete geliyor ve akşam yemeğinde Melencik içmek istediğini bildiriyor. Bir anda herkes şaşırıyor, yana yakıla Cem Bey’e ulaşmaya çalışıyorlar, mini kriz Ankara Hilton vasıtasıyla beş şişe Melencik’in protokol yemeğine gönderilmesiyle çözülüyor.

IMG_5209

Tadımımız sürerken Funda Hanım’a 2010 yılında Türkiye’de yapılan tadımda Masters Of Wine’lar tarafından 94 gibi efsanevi bir notla değerlendirilen “Mateos 1955” adlı şarabın hikayesi nedir diye soruyoruz. Bildiğimiz kadarıyla bu şarap adını Matyoz (Mateos) Ahmet’ten almış, 1955 ise Cem Bey’in babası Hüseyin Bey’in manastırın arazisini alıp yeni asmaları diktiği yıl. Funda Hanım, Mateos 1955’in halen kavda bulunduğunu, nadiren de olsa alıcısı çıktığını söylüyor çünkü fiyatı cidden yüksekmiş.

Melen’in amblemindeki anfora da dikkat çekmiştir; tabii ki onun da bir hikayesi var: Cem Bey fırsat buldukça deniz dibi araştırmacılarıyla birlikte dalıyor, batık gemilerin iskeletleri arasında şarabın bu bölgedeki izini sürüyor, bir gün büyük bir anfora buluyorlar ve üzerindeki mühür dikkatini çekiyor. Hoşköy yakınındaki çeşitli malzemelerin üzerinde de aynı amblemi görünce anlıyor ki bu bölgeye has bir şey bu amblem. Logo da buradan doğuyor.

IMG_5235

Bu seferki yazımız Türkiye şarap tarihine Melen üzerinden kısa bir yolculuk gibi oldu; üç kuşaktır şarapçılık yapınca bir aile, güzel hikayeler biriktirmişler. Cem Bey ve Funda Hanım işlerini severek yapan, şaraba aşık kişiler, çocuklarının ismini Şiraz olarak seçmişler hatta. =) Buraya gelen şarapseverler, ailenin bir ferdi gibi ağırlanacaklarını ve keyifli bir gün geçireceklerini bilsinler. Şarap hayatınızdan eksik olmasın.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir