Likya

2016’nın yaz aylarıydı, önümüzdeki sonbahar ve kış bol bol gezelim, şimdiden ucuz bilet buldukça toplayalım diye aklımızdan geçiriyor, yanımızda gelecek arkadaşlar arıyorduk. Aklımıza düşen yerlerden biri Antalya idi, yazın şöyle kuru kalabalığı yokken bir görelim, hem de Likya’yı ziyaret ederiz belki diye içimizden geçirdik. Sevgili şarapsever komşumuz Esra“Ben de sizlere katılırım!” deyince ekip tamamlandı.

Likya’yı ziyaret edeceğimizi gayet özgüvenli bir şekilde kafaya koymuş olsak bile aileden kimseyi tanıyor değildik, bu nedenle heyecanlanıyorduk da, “Acaba bizleri kabul ederler miydi?”.  Eşe dosta soruldu ve Likya ailesinden Doruk Özkan’ın telefonu bulundu. Ekip adına Esra aradı ve “Biz ziyaretinize gelmek istiyoruz.” dedi, Doruk ise bizleri tanımamasına rağmen sıcak bir şekilde “Tabii buyurun.” diye karşılık verdi. Geriye sadece beklemek kalmıştı.

Beklenen hafta sonu geldi; koştura koştura ve zar zor uçağa yetişildi. Kısa bir yolculuğun ardından Antalya Havalimanı’na inildi. Öğrendik ki Doruk bizleri karşılamak için havalimanına kadar gelmiş, “Elimde isminizin yazılı olduğu bir şey tutamıyorum ama çıkınca arabayı göreceksiniz.” diye telefon etti. Aracı zorlanmadan bulduk ve Doruk ile tanışmamızın ardından hiç vakit kaybetmeden Likya’nın doğum yerine, Elmalı’ya doğru yola çıktık. Bir saati aşan yol boyunca Likya, Antalya, Elmalı, şarap, yemek ve gastronomi ile ilgili pek çok konu üzerine sohbet ettik.

Likya’nın hikayesi 1990’ların ortasında abi Burak Özkan’ın babaları Tarık Özkan’a, Antalya gibi turistik bir bölgenin şarap markası yok, gel bu işe bizler soyunalım, Elmalı’dan arazi alalım demesiyle başlıyor. Tarık Özkan, yıllarca yaş sebze meyve ihracatı gerçekleştirmiş, Finike’nin tanınan isimlerinden, sonrasında da akaryakıt istasyonu açarak ticari hayatını sürdürmüş. İlk başlarda oğlunun önerisine çok sıcak bakmasa da zamanla ikna olmuş.

Tabii Burak, babasını ikna edince bu işin eğitimini almaya karar verir, İngiltere’ye Plumpton College’a gidip şarap programına kaydolur. Ancak bir sorun vardır, program 3 yıla yaygındır ama Burak’a sadece ikinci yıl lazımdır çünkü şarap üretiminin detayları bu dönemde anlatılmaktadır. Gider okul yönetime meramını anlatır, ben buraya bir amaç doğrultusunda geldim, sadece şarap üretiminin inceliklerini öğrenmek istiyorum der. Düşünür, taşınır, sonrasında Burak’ın isteğine onay verirler; 3 yıllık programın sadece 1 yılına katılır ve ihtiyacı olanı alır; ardından Dünya’nın önde gelen şarap bölgeleri ve üreticilerini gezmeyi ihmal etmez. Şarabı layıkıyla yapmak tek gayesidir. Kardeş Doruk Özkan da boş durmaz, Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne yazılır ve bahçe bitkileri bölümünden mezun olur. Artık bağlar onun uzmanlık alanıdır. Bir aile şirketi olan Likya Şarapçılık, iki kardeşin farklı alanlarda uzmanlaşarak ortak bir hedefe kenetlenmesi ile ortaya çıkar. Amaç karakterli şaraplar üreterek Antalya turizminin eksiği olan bu açığı kapatmaktır.

Dağlarla ve Toros sediri ormanlarıyla çevrili Elmalı platosu bağ yatırımı yapmak için özellikle seçilmiş; 20 yıllık iklim verileri, toprak ve su analizleri incelenmiş ve her şeyin tam da Özkanların istedikleri gibi olduğu görülmüş. Aslında 1.100 metre rakımdaki bu bölgenin ikliminde Likya’nın şaraplarının kalitesinin sırrı yatıyor. Gündüz ile gece arasında öyle bir sıcaklık farkı oluyor ki üzüm hem güneşe doyuyor, lezzet depoluyor hem de gece büzüşerek olgunlaşmasını ağır ağır, sindirerek tamamlıyor. Ayrıca Burak Özkan, röportajlarından birinde yüksek rakım bağcılığının önemine vurgu yapıyor hatta Almanya’da keçinin bile tırmanamayacağı yamaçlarda bağ kuruluyor diye ekliyor (Mosel seyahatimizde aynen bu şekilde düzenlenmiş bağlar gördüğümüz için Burak Özkan’ın ifadeleri kafamızda net olarak canlanıyor.) ve akşam yükselen nemle düşen çiğ sayesinde susuz bağcılık yapılabildiğini, ayrıca Türkiye’nin pek çok bölgesindeki asidite probleminin de serin hava dolayısıyla aşılabildiğini belirtiyor. İlk bakışta Akdeniz, üzümün istenen şekilde gelişemeyeceği kadar sıcak bir yöre olarak görülmesine rağmen aslında Toroslar’ın pek çok bölgesi şarap üretimine gayet uygun çünkü buralar Akdeniz, Ege ve karasal iklimin kesişme noktası, ilginç bir iklim kuşağı.

Elmalı’nın seçiminden sonra bölgenin tarihini de inceleyen Özkanlar, buraların yüzyıllar boyunca önemli şarap ve bağ bölgelerinden biri olduğunu tespit etmiş. 4.000 yıl önce Hititler bölgede şarap ürettikleri şehre Wiyanawanda (Wine City, Şarap Şehri) adını vermişler, sonrasında Likyalılar ise Oenoanda olarak isimlendirmişler ki Oeno kelimesi halen şarapla anılmaya devam etmekte. Ayrıca wine, vin, vinum gibi kelimelerin de Wiyana’dan türetilmiş olmasının kuvvetle muhtemel olduğu düşünülmekte. Araştırma yaptıkça bölgenin tarihini kendisiyle özdeşleştiren Likya, “bugünün bilimi ışığında tarihin izlerini takip ederek” şarap yolculuğuna başlamış.

Bağlar 1999 yılında dikilmiş, asmalar belirli bir olgunluğa ulaşmadan kaliteli şarap üretilemeyeceği için de şarap yapmak için 2007 yılına kadar beklenmiş ve ilk rekolte 2008 yılında piyasaya sürülmüş. Bütün bu süreç boyunca, günümüzde de danışmanlığından faydalanılan öğretim üyesi Prof. Dr. Hasan Çelik’ten önemli yardım alınmış. Avlan Gölü’nün kenarında kurulan bağlara, Arykanda antik kentine yakınlığından dolayı “Arykanda Bağları” ve “Podalia Bağları” ismi verilmiş; şaraphanenin yanındaki Karagöl yamaçlarına 2003 yılında dikilen bağlar için de “Oenoanda-Kızılbel” ismi uygun görülmüş.

Likya’nın tarihçesi hakkındaki keyifli sohbetimize şimdilik ara veriyoruz çünkü Elin Malı isminden türemiş olan Elmalı sınırlarına varmış bulunuyoruz. Önce bağları gezme kararı alıyor ve soluğu Arykanda’da alıyoruz. Şu ana kadarki gezilerimizde daha çok şarap üretimi konusunda bilgi edinsek de hazır bağcıyı bulmuşken, asmalara, üzüme, bağa nasıl bakıldığını öğrenmek gerek!

Sonbaharda hüzünlü görünüyor asmalar

Bugüne kadar ilkbahar ve yazın gördüğümüz bağları ilk kez sonbaharda ziyaret ediyorduk, asmalar çıplaktı, hüzünlüydü, etrafta o hengame ve koşuşturma yoktu, herkes ve her şey daha dingindi, bekliyordu; doğru zamanı bekliyordu. Bu mevsimde en güzel rengi Boğazkere’nin verdiği konusunda hem fikir olduk, kırmızı dalları ile kendisini ayrıştırıyor, asilliğini belli ediyordu.

Romantik fikir teatimizin ardından Doruk bağı tanıtmaya başladı: Arykanda. Avlan Gölü’nün kenarında yer aldığı için nemli bir bölge ve bu da bağların su ihtiyacını karşılıyor, ilave sulama yapılmıyor. Üzümler hasat edildikten sonra kalan her şey kompost haline getirilerek gübre vb. olarak bağlara geri kazandırılıyor. Doruk, neden 8 yıl boyunca üretim yapmadıklarını da anlatıyor; yıllar geçtikçe köklerin derinlere inmesi ve farklı katmanlardan beslenmesi şarabın çok boyutlu bir lezzet kazanması ve kalite için şart diye belirtiyor.

Yıllar boyunca bağların budama işlemlerini yanındaki bir yardımcı ile yapmış Doruk. Budama yaparken hep aynı ekip çalışmalı, kurumsal hafıza önemlidir, bazen işi bilmeyen öyle bir budama yapar ki asmayı bile kesmek zorunda kalırsınız diyor keza başlarına da gelmiş. Ayrıca budamanın asmayı bir sonraki kampanya dönemine hazırladığını, bağ bakımı yanlış yapılırsa kaliteli şaraptan söz edilemeyeceğini vurguluyor. Asmaların dal boylarına bakıyoruz beraber, dalın boyundan fazla mı yoksa az mı ürün alındığı, asmanın ne kadar salkım taşıdığı gibi her türlü bilgiyi elde edersin, bunlar sana bir dahaki yıl için yol gösterir diye ekliyor.

Bu arada bağların sınırına geliyoruz ve Doruk, buralara Adakarası ektiklerini ancak herhangi bir ticari beklentileri olmadığını dile getiriyor. Tabii ki “Neden?” diye soruyoruz, bunun üzerine bağın sınırındaki çelik telde yer alan kocaman bir yarığı gösteriyor; yaban domuzları leziz üzümleri yemek için bağlarımıza geliyorlar ve gördüğünüz üzere onları engellemesi pek kolay değil diyor. Ancak domuzlar kaliteli şaraplık üzümlere daha az zarar versin diye sınır bölgesine Adakarası ekmişler ki domuz onlarla oyalansın, daha içerilere dalma ihtiyacı hissetmesin.

Buradaki gezimizi tamamlayıp 2003 yılında ilk asmaları dikilen Kızılbel Bağları’na gidiyoruz. Doruk, uzmanlıklarının bu bağda başladığını, 1999’da oluşturulan Arykanda Bağı’nda deneme yanılma yoluyla öğrendikleri doğruları bu sefer en başından beri uygulama şansı bulduklarını söylüyor. Son olarak da yine Kızılbel civarında, 2009 yılından bu yana azar azar asma dikimi gerçekleştirilen Radyanda Bağları‘na geçiyoruz; düşük verimin hedeflendiği, 1’e 1 metre aralıklarla dikim yapılan ve tamamen kas gücüyle oluşturulan bu bağda Narince ve Merzifon Karası gibi üzümler mevcut, ayrıca Fersankarası isimli yeni bir türün de deneme üretimleri yapılıyor.

Bağ ziyaretimiz bitince şaraphaneye geçiyor; Likya kral mezarı şeklinde inşa edilmiş, heybetli bir yapı ile karşılaşıyoruz. Tepenin üzerine inşa edilen yapı, kuzey rüzgarlarını alacak şekilde tasarlanmış, ayrıca yamacın içi oyularak hem üretim alanı hem de mahzen buraya yapılmış ve bahis konusu edilen projelendirme sayesinde iki yönden de doğal serinlik alması sağlanmış.

Üzümler bağlardan gelirken frigofirik kamyonlar kullanılıyor ve üzüm soğuk bir şekilde, ısıdan etkilenmeden şaraphaneye sokuluyor, şaraphaneye varır varmaz da içerideki soğuk hava deposuna alınan üzümler 5 dereceye kadar tekrar soğutuluyor. İşlenmeye hazır hale gelen üzümler öncelikle mistral rüzgar sisteminde elemeye tabi tutuluyor, zayıf ve güçsüz taneler hava akımına dayanamayıp ayrılıyor ve geriye kaliteli şarabın olmazsa olmazı güçlü, kuvvetli ve sağlıklı olanlar kalıyor. Ardından sıkımı gerçekleştirilen üzümlerin şırası doğal akışla, pompa kullanmadan aşağıdaki ısı kontrollü ve paslanmaz çelik tanklara aktarılıyor. Hijyenik ve tam otomatik tesis üretim aşamasında hata olmamasını temin ediyor. Şaraphanenin her yerini gezip, her şeyi kurcalamamızın sonrasında tadım yapacağımız odaya geçiyor; Burak Özkan ve şarap yapımcılarından Nihan Çağlar tarafından karşılanıyoruz. Hoşbeş ettikten sonra sıra geliyor tadım maratonuna.

1) Sauvignon Blanc 2015

Likya’da iki tane Sauvignon Blanc bağı var, biri daha geççi, ilkine kıyasla 15 gün sonra olgunluğa erişiyor. Bu durum önemli bir avantaj yaratıyor ve hem olgunlaşmış hem de olgunlaşmasını sürdüren üzümler beraber hasat edilebiliyor. Bu sayede üzümlerin farklı yapıları şarabın içinde birbirini dengeliyor. Böylelikle beyazımız hem harika bir asiditeye hem de güzel bir meyvemsiliğe sahip oluyor. Teruarını yansıtan, dipdiri asiditesi ile dikkat çeken, çok hoş bir beyaz.

2) Sauvignon Blanc 2016

Henüz durultmanın uygulanmadığı, tanktan gelen bir örnek, tropikal kokuların yanı sıra ıhlamur baskın, dilinizi elektrik çarpmışçasına titreten bir asiditesi var; yeni Sauvignon Blanc rekoltesinin de 2015’i aratmayacağına inancımız pekişiyor.

3) Chardonnay 2015

Burunda mayadan gelen somon ve ekmek kokusu baskın, damakta ise güzel bir tuzluluk var. Bu beyaz burun ile damağın uyumsuz olduğu şaraplardan çünkü koku kısmında meyvemsiliğe dair bir iz yok ama damakta hoş bir meyvemsilik var, bizlik bir Chardonnay.

4) Likya Isinda Rose 2015

Kalecik Karasından üretilen bir pembe, bu tür şaraplarla çok aramız yok ancak sevenleri bu ürünü gönül rahatlığıyla tercih edebilir, sıcak havalarda serinlemek için lıkır lıkır içebilir.

5) Merzifon Karası 2016

Bir kırmızıya göre takdire şayan asiditesi var, pembe etli balıklar ve peynirler için biçilmiş kaftan, tabii Merzifon Karası Likya’nın proje üzümlerinden olduğu için üretimi sınırlı, yalnızca 1.000 şişe kadar mevcut. Bu arada damakta hoş bir baharatsılık bıraktığını da belirtmeli, burunda ise akide şekeri kokusu aldık.

Merzifon Karasını diriltip, Ermenilerin yaşadığı dönemde şarapçılık yapılan ve 1960’larda bile üç tane şaraphaneye sahip olan Merzifon’da yetiştirmeye soyunan Tayyar Öztürk, gerçek bir kahraman. Hasan Çelik ve Orhan Güncüler’den önemli destek almış. Likya da Öztürk’ün bağlarından alınan gözleri kendi asma anaçlarına aşılayarak başlamış Merzifon Karası yetiştirmeye ve asmalar ilk kez bu rekoltede istenen kalitede şaraplık üzüm verecek olgunluğa erişmiş. Anlayacağınız yerel üzümümüz Likya’nın projelerinden biri, konu hakkında detayları merak edenler Burak Özkan’ın Mutfak Magazin’in 2. sayısında yer alan yazısına bakabilir.

6) Pinot Meunier 2016

Şişelenmemiş bir örnek, eski rekoltesini pek bir sevdiğimiz Pinot Meunier’in yenisi, fıçıyla biraz daha entegre olması lazım, bekleyeceğiz.

7) Pinot Noir 2016

Açık fermentasyon yapılmış ve 5-6 ay boyunca fıçıda dinlenmiş, ülkedeki az sayıdaki Pinot Noir örneğinden biri. Pinot, hep nazlı bir üzüm olarak bilinmiştir, gerçekten böyle mi diye soruyoruz ve “Kimse her daim aynı standartta Pinot Noir çıkaramaz” cevabını verip, çok narin ve nazlı olması nedeniyle en ufak değişikliği hisseder ve hemen tadına yansıtır diye devam ediyorlar. İçim olgunluğuna erişmesi için şişede bir süre daha dinlenmesi lazım, kava atın ve bekletin.

8) Pinot Noir 2015

Bu Pinot oturmuş, şişede güzelce dinlenmiş, alıp da kavınıza atmayın, için ve keyfine varın!

9) Podolya 2011

Likya’nın aynı isimli bağlarından gelen Kalecik Karası ve Malbec kupajı, bildiğimiz kadarıyla bu iki üzümü beraber harmanlayan yok, gayet ilginç bir şarap olmuş, çok ama çok beğeniyoruz. Aradan sıyrılan bir ürün oluyor. Etiketindeki ise dünyaca ünlü Podalia Dekadrahmisi, Elmalı hazinesinin en nadide parçası.

10) Kızılbel 2014

Yine Likya’nın aynı isimli bağından gelen Merlot, Syrah ve Öküzgözü kupajı, teruarı yansıtan klasik bir kırmızı. Üreticimizin felsefesi ve şarapları hakkında fikir edinmek isteyen biri varsa ilkin bu ürünü tatmalı. Biber salçalı nohutlu et ve bulgur pilavı ile şahane gittiğini not edelim.

11) Malbec 2014

Malbec, kesinlikle Toroslar’a çok iyi uyum sağlamış, buram buram toprak kokuyor, yine aradan sıyrılan ve gönlümüzü çalan kırmızılardan.

12) Boğazkere 2014

Bu şarabı özellikle, Akdeniz Boğazkeresi nasıl bir şey olmuş diye merak ettiğimiz için tattık, ana vatanının dışında üzüm nasıl bir karaktere bürünmüş görmek istedik. Kasımın ilk haftası hasat edilmiş; Likya, Boğazkere’yi daha “yemek dostu” bir hale getirmek için ehlileştirmeyi amaçlamış ve başarmış da…

13) Kadyanda 2014

Kırmızımız fıçı görmemiş, daha yalın bir Malbec örneği, öncesinde tattığımız ve Likya Vineyards serisindeki fıçı görmüş Malbec 2014 ile karşılaştırmak için deniyoruz. Malbecin bu coğrafyaya uyum sağladığı konusundaki düşüncemiz perçinleniyor. Bu arada Likya’nın fıçı kullanımına bakışı hakkında ipucu verelim: “Fıçıyı aroma amaçlı kullanmıyoruz, yalnızca güçlü şaraplarımızı ehlileştirmek için tercih ediyoruz.”. Gayet açık ve net, Likya’nın tarzı bizimkiyle uyumlu.

14) Syrah 2014

Tam da fıçı kullanımı üzerine konuşurken 12 ay boyunca meşe fıçılarda dinlenmiş bu Syrah’ı içmek iyi oldu. Fıçı entegrasyonu çok iyi seviyede, yüksek alkol ve asit dizginlenmiş ama meyvemsilik korunmuş, rahatlıkla yıllandırılabilecek bir şarap olduğu da açık. Mümkünse tek başına içilmemesi gereken kırmızılardan, damak için kuvvetli, yemek birlikteliği arıyor.

15) Acıkara 2016

Acıkara bize göre şu an için Türk şarap dünyasının en potansiyelli üzümlerinden, Likya’nın keşfi. yıllardan beri süregelen bir projenin meyvesi. 2016 rekoltesi daha şişelenmemiş, tanktan tadıyoruz. Tadım yaparken Burak Özkan bizleri uyarıyor, “Aman üstünüze dökmeyin, fazlasıyla kuvvetli, boyar ve çıkaramayız.” diyor, hemen bardakta çevirip bir göz artıyoruz, hakikaten de bardağı boyuyor, şarabın inanılmaz bir konsantrasyon ve rengi var.

Peki Acıkara nasıl mı keşfedilmiş, bunun cevabını Burak Özkan’ın düzenli olarak yazdığı Mutfak Magazin‘in 1. sayısından alıntılayarak vermek istiyoruz:

“Çalışmalar yapılırken, bu şarap kentinden günümüze ulaşan üzümler olması gerekir düşüncesi ile Elmalı’daki bağlar taranmıştır. İlçede yaşayan yaşlı çiftçilerle konuşulduğunda bölgenin tarihi üzümünün Acıkara olduğu öğrenilince bu üzüm aranmaya başlamıştır. İşte bu anda, bu heyecanlı arayışa bir çoban kılavuzluk etmiştir. Sen dağlarda her gün hayvanları otlatıyorsun, hiç Acıkara asmasına rastladın mı sorusuna bir tane biliyorum cevabını vermiştir.

Asma keşfedildiğinde iki yüz yaşlarında olduğu tahmin edilmiş ve hayata tutunabilmesinin nedeninin sarılı olduğu ağacın gölgesinde dinlenen hayvanların gübreleri ve yakınındaki su kaynağı olduğu anlaşılmıştır. Keşke bizler de hayata Acıkara gibi tutunabilsek yorumundan sonra ağaçtan çubuklar alınmış ve köklendirilmiştir. Bu çubuklar dört yaşına geldiğinde ise gözleri alınmış ve AR-GE çalışması için kurulan fidanlıktaki Amerikan asmalara aşılanarak çoğaltılmıştır. On üç senelik çalışmaların sonunda on beş dönüm Acıkara bağına ulaşılmış ve ticari şarapları üretilmeye başlamıştır.” (AAG Notu: Acıkara’nın ilk rekoltesi 2012 yılında piyasaya sürülmüştür.)

Bu satırların üzerine diyecek fazla bir söz yok.

16) Acıkara 2014

Değişik bir sıralama ile Acıkaraları tatmaya devam ediyoruz, 2014 rekolteli kırmızımız tam içim olgunluğunda. Elinizde varsa şu aralar tüketin, dinlenmiş ve dizginlenmiş, asit-tanen-alkol-meyvemsilik dengesi kıvamında.

17) Acıkara 2015

2016’nın en iyi yerli şarapları listesinde yer verdik Acıkara 2015’e, Acıkara’nın potansiyelini göstermeye başladığı şaraplardan biri, kırmızı şarap severim diyen varsa alsın ve içsin bu şarabı, fazla bir değerlendirmeye gerek yok. Çok iyi!

Bu arada fark ettiyseniz rekolteler sıralı olmasa da mini bir dikey tadım yapmış olduk ki o günü hatırlayıp Intagram hesabımız üzerinden paylaşım yapmış ve şunları yazmıştık:

“Mini bir dikey tadım; Likya Şaraplarının bizlere hediyesi, son yılların en iddialı yerel üzümlerinden Acıkara’nın 2014, 2015 ve henüz şişelenmemiş 2016 rekolteleri. Harikulade kırmızılar. Daha da güzel olacaklar. Dikey tadım, ancak teruarını yansıtan şarapları tadıyorsanız anlamlı, çünkü böyle şaraplara dışarıdan müdahale yok, doğa ve toprak ne kadarı verdiyse o! Yağış azsa as, güneş bolsa bol… Bir “yılı” içiyor olmak, şaraba hayat veren üzümün o yıl neler yaşadığını ve hangi zorluklara göğüs gerdiğini hayal etmek gibi, yani bir nevi empati kurmak. Onu anlamak ve anladıkça daha çok sevmek.”

18) St. Nicholas 2015

Kapanışı tabii ki tatlı şarap ile yapıyoruz ama Saint Nicholas 2015 aslen yarı tatlı, şekeri hafifçe hissettiriyor ve kararında asiditesi ile dengeliyor. Sek de içilebilir, tatlının şekerliliğini bastırsın diye yanında da yudumlanabilir. Kalecik Karası, Cabernet Sauvignon ve Merlot kupajı. Çerez şarabı olarak da adlandırabiliriz.

Üstünde Noel Baba’nın Demre’deki kilisesinden alınma bir resim var. Böylelikle bölgenin değerleri hem şaraba isim vermiş hem de etikette yaşatılmış. Gayet şık.

Tadımımız sona ermiş, gün boyu süren gezimizin ve 18 şarap tatmış olmamızın yorgunluğu çökmüş ancak bu öyle bir yorgunluk ki insanı bulutların üstünde geziyormuşçasına mutlu edeninden, ayağını uzattığında yüzüne bir tebessüm yerleştireninden.

Böyle bir deneyimi yaşamış olmanın karşılığı yok. Likya’daki güzel insanlara ve Özkan Ailesine yeterli şekilde teşekkür etmeyi başaracağımız kelimeler ise lugatımızda dahi yok. Sizleri çok seviyoruz ve gönlümüzde özel bir yeriniz var diyelim kafi!

Likya, Merzifon Karası ve Acıkara gibi iki ayrı sıkletteki şahsiyetli üzümü uzun yıllar bıkmadan usanmadan çalışarak şarap dünyamıza kazandırmış olmasıyla her türlü övgüyü hak ediyor. Ayrıca teruarını yansıtan, yalın, temiz ve makyajlanmamış şaraplar yaparak damaklarımıza hediye veriyor. Zaten bu sayede üretilen hiçbir şarap da birbirine benzemiyor; bilakis ayrışıp, farklılaşıyorlar ki zaten bu nedenle her tür yemeğe/başlangıca/tatlıya uyacak bir Likya şarabı mutlaka vardır diyoruz.

Geçen haftalarda Sommeliers Selection düzenlenmiş, Master Sommelier’ler İsa Bal ve Ronan Sayburn en ilgi çekici kırmızı olarak Acıkara 2014’ü işaret etmişlerdi. Sonrasında İsa Bal’a Türk şarapçılık dünyasını nasıl bulduğu sorulmuştu? O da iyi şarap yapmayı artık öğrendiğimizi, belirli üzüm türlerinin Türkiye coğrafyasına güzel uyum sağladığını ancak bu eşiği atlayıp daha deneysel ve değişik şaraplar üretmek konusunda yeterli çaba gösterilmediğini vurgulamıştı.

Tekrar söylemek gerekirse Likya’nın en büyük farklarından biri bu, özveriyle farklılık yaratmak için çabalamaları. Acıkara ve Merzifon Karasında bunu görüyoruz, ancak emin olun ki yaptıkları bunlarla sınırlı kalmayacak Likya’nın, kafalarında daha pek çok tilki dolaşmakta.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir