frankie

Bugüne değin yolumuzun düşmediği frankie‘ye davet edilir edilmez zihnimizdeki ‘frankie’ imgesinin ne olduğunu ve neleri çağrıştırdığını anlamak istedik; “Nişantaşı”, “Şaşa”, “Seçkin” gibi birkaç kelimenin haricinde başka bir şey gelmedi aklımıza, acaba gerçekten de nasıl bir yerdi burası? Sonuçta, bu konudaki düşüncelerimizin olgunlaşmadığını fark ettik. Etkinlik günü gelince cicilerimizi giyip yola koyulduk ve Sofa Otel‘in teras kısmında yer alan mekana giden asansör katları birer birer tırmanırken heyecanlı ve meraklıydık.

Mekana adımımızı atar atmaz, tasarımına, şıklığına, görkemine ve bütün bunların oluşturduğu o kendine has havasına vurulduk. İlk işimiz Engin Yıldız‘ın yönetimindeki bar ekibinin elinden çıkma kokteylleri denemek için bara kurulmak oldu. Kızıl erik aromalı Ketel One votka, çikolata, vişne likörü ve tuzlu karamel likörünün karışımıyla yapılan Agent Provocateur inanılmaz bir kokteyl, bugüne değin içtiklerimiz arasında en iyilerinden, tarif etmesi kolay değil, mutlaka denenmeli. Ek olarak, 23 yıllık Ron Zacapa rom, mahlep şarabı ve Osmanlı şerbeti ile sunulan, servis edilirken tütsü etkisi yaratsın diye tarçın yakılan İksir-i Saadet de es geçilmemesi gereken bir güzellik. Kokteyller ile keyiflenmemizin ardından yemek için masamıza geçiyoruz.

Trança ‘Ceviche’ & Kayra Vintage Sauvignon Blanc, 2014

Cevichenin hastasıyız! Ancak ne yazık ki bu yemeği iyi icra edeni bulmak zor. Neticede çiğ bir balığı asidite ile pişirerek servis ediyorsunuz ve bu işi doğru yapmak ustalık istiyor. frankie’nin mutfak ekibi ise ustalığını konuşturmuş; kişniş, Meksika biberi, misket limon ve kırmızı soğanla harman edilmiş Trança lezzetten yıkılıyor, denizi en güzel haliyle yiyor gibiyiz. Daha ilk öğünde çıtanın bu denli yükselmesi gecenin geri kalanı adına heyecanlanmamıza sebebiyet veriyor.

Tam da bu sırada alemin en şık Sommelieri Serdar Kömbe arz-ı endam ediyor. Yemek yeterince asiditeye sahip, yanında yine fazlasıyla asidik bir beyaz vermek istemedim, öyle olsa fazla yükselirdik diyor. Bu nedenle fıçı görmüş, hoş bir kremamsılığa ve güzel bir meyvemsiliğe sahip şarabımız imdada yetişiyor. Yemeğimiz ve şarabımız damakta yeri gelince yükselen, yeri gelince alçalan, keyifli bir uyum içerisindeler.

Izgara Ahtapot & Marc Bredif Vouvray 2011

Taze fasulye yatağında sunulan ahtapot tam kıvamında pişmiş, etin yumuşaklığı korunmuş ve ızgara tadını layıkıyla hissettiriyor. Ayrıca Chermoula sos ile sunuluyor ki bunun da yemeğe baharatsı bir tat kattığını belirtebiliriz. Eşleşecek şarap seçilirken yaratıcı davranılmış; yarı tatlı olarak anılmaya ramak kalmış bir beyaz sunuluyor, Loire‘den gelen bir Chenin Blanc örneği. Çok enteresan bir eşleşme, hani tatlı yaparken bir tutam da deniz tuzu yakışır ya, bu yemeğe de şaraptan gelen bir tutam tatlılık pek yakışıyor, baharatsılığı damağın bütününe yayarak ortaya zıtlıkların keyifli birlikteliğini çıkarıyor. Tam puan!

Ala Plancha Barbun & Marc Bredif Vouvray 2011

Şef, tam mevsiminde Barbun bulmuş ve filetosunu çıkartıp hafifçe tavada kızartmış. Soya çektirmesi, roka ve Yedikule Maruluyla beraber sunuluyor. Hem sade hem de derinlikli bir tabak ortaya çıkmış. Şarap bir önceki eşleşmedeki görevini sürdürüyor, özellikle soya ile birlikteliği damakta değişik tonlar ve tatlar yaratıyor.

Risotto & Kayra Versus Öküzgözü 2014

Risotto, olması gerektiği gibi, pürüzsüz, kıvamlı ve dişe geliyor; körpe sebzeler ile zenginleştirilmiş. Bir kaşık alıyor ve bayılıyoruz ancak eşleştiği şarap kafamızda soru işaretleri yaratıyor çünkü daha çok kırmızı etlerle görmeye alışık olduğumuz bir ürün. Masamız şarapserver ağırlıklı olduğu için eşleşme üzerine sohbet ediyoruz. Damakta çok ama çok değişik bir hava var, şarap daha denemeden hatalı bir şekilde fikir yürüttüğümüz üzere yemeğin yanında hantal değil bilakis bir kırmızı için kuvvetli asiditesi ve damaktaki kayganlığı risottoyu rahatlıkla taşımayı başarıyor. Bu sırada Serdar masamıza geliyor, muhtemelen şaşırmamızı beklediği için aklındakileri bizlere anlatıyor, “Doğruyu söylemek gerekirse iki yalın ürünü eşleştirmekti amacım, bu sayede damakta kendilerini göstermelerini istedim. Ama asıl olarak beraberce değişik bir şeyler denemeyi arzu ettim.” diyor. Eğer söz konusu deneysel bir eşleşme ise bizi kazanırsınız çünkü şarap da yemek de böyle denemelerle güzel.

Kuzu İncik & Marcel Deiss Alsace Rouge 2013

Marcel Deiss, Fransa’daki Alsace Bölgesi’nin en özel üreticilerinden biri, Alsace’a gerçekleştirdiğimiz gezide de en çok etkinlendiklerimiz arasında yer almışlardı. (Yazı için tıklayınız.) Böyle bir üreticinin şarabını frankie’de görmek mekanın kavının ne denli kuvvetli olduğu konusunda iyi bir fikir veriyor. İçtiğimiz şaraba hayat veren Pinot Noir, Alsace’taki tek kırmızı üzüm, yeri ayrı. Narin ve yetiştirmesi zor bir tür. Eşleştiği yemek ılık raita yatağında sunulan kusursuz bir Kuzu İncik. Arkadaşlarımızla eşleşme üzerine konuşup, belki daha kuvvetli bir kırmızı olsa mıydı derken Serdar skolastik düşünceyi yıkan rönesans elçisi gibi, “Bu beraberlik için fazla düşünmeye gerek görmedim, yalnızca zerafeti eşleştirdim.” diyor. Susuyor ve düşünüyoruz. Evet, yemek ve şarap uyumunda belirli bilimsel kıstaslar var ancak bu işin tamamen yaratıcılığınıza ve hayal dünyanıza kalmış bir de sanat boyutu var. Ve zerafeti eşleştirmek, bu sanatın en güzel şekilde icra edilmesi.

Kadayıf Rulo, Kireçte Balkabaklı Yoğurtlu Cheesecake & Disznoko Tokaji Aszu 3 Puttonyos 2007

Tatlılar için çok bir şey söylemek istemiyoruz; görüntü, tat ve doku ne vaad ediyorsa hepsi mevcut, hunharca yedik. Peki yanındaki şaraba ne demeli? Asil küfe maruz kalmış üzümlerden yapılan bir Tokaji, Macaristan’ın efsane şarabı, 3 Puttonyos olduğu için tatlılığı kıvamında ve asiditesi yerinde. Burada da “Görkemli” bir eşleşme amaçlanmış diyebilir miyiz?

Ördek Ciğeri & Disznoko Tokaji Aszu 3 Puttonyos 2007

Yemek bitti ama kraliyet ailesi mensubu terk olan bizlerin, “Tatlı şarabın yanında ciğer yemeden mi gideceğiz, böyle bir şey olamaz!” söylemleri sonucunda, ahududu ve zencefil sos ile ayva ve antep fıstığı ile sunulan ördek ciğeri masamıza teşrif etti. İşte o an bizleri görmeliydiniz, mutluluk gözyaşları yanaklarımızdan yavaşça süzülüyordu…

Gece burada bitmiyor, canlı performans başlamak üzere. Hemen sahnenin önünde yerimizi alıyor ve kendimizi müziğe bırakıyoruz. frankie, bir “frankie deneyimi” sattığı iddiasında, burası parçalardan ibaret değil, bir bütün; şarap, yemek, müzik, manzara, kaliteli servis ve güleryüz bileşenlerini görmemizin ardından gecenin sonunda aklınızda kalan gerçekten de buraya özel bir deneyim oluyor, tek bir şey değil, her şey!

Genel değerlendirmeyi şöyle yapalım, burası kaliteli ve ne yapılıyorsa hakkı veriliyor, “mış” gibi yapılan bir davranışla karşılaşmadık ve bu muamelenin bize özel olmadığını sınayacak gözlemlere sahibiz, bunların karşılığı ise yemeğinizin yanında bir şişe şarap içtiğinizde kişi başına ödeyeceğiniz hesabın 175 TL ila 250 TL bandında değişmesi. Muhtemelen bu nedenle her gün frankie’ye gitmek zor ancak özel günleriniz için veya herhangi bir gününüzü özelleştirmek istediğinizde aklınıza gelecek adreslerden biri burası olmalı. Son bir tüyo, eğer gelip de yemek yediyseniz canlı performanslardan ilave ücret alınmıyor ki burada müzik yapanlar iyi isimler! O zaman ne yapıyoruz, ziyaret için muhakkak canlı performans olan bir günü tercih ediyor, ödediğimiz toplam ücretin içerisinde kulakların pasını silen güzel müziklerin olmasını da garanti ediyoruz.

Bizleri davet etme inceliğini gösteren Merve Dolapçıoğlu ile Tolunay Selçuk‘a ve Serdar Kömbe ile Engin Yıldız özelinde bütün frankie ekibine çok ama çok teşekkür ediyoruz. Harika bir deneyimdi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir