Antioche

Ailecek en çok sevdiğiniz yemek ne diye sorarsanız, sayacağımız ilk üç arasında humusun yer alacağı kesin. Yıllardan beri humusun ülkemizdeki mabedi olan Antakya’ya gitmek istiyor ancak bir türlü fırsat bulup da hayalimizi gerçekleştiremiyorduk. Günlerden bir gün Gaya Danışmanlık’tan sevgili şarap yapımcısı dostumuz Saba Açıkgöz ile sohbet ediyorduk, laf lafı açtı ve Antakya’da danışmanlık yaptığı bir üretici olduğundan bahsetti. Öyledir, böyledir derken, kendimizi eşimiz dostumuzla beraber Antakya’ya gitmek için plan yapar halde bulduk. Ne mutlu ki uzun süreden beri ertelediğimiz bir dileğimiz gerçek olacaktı.

Heyacanlı bekleyişimizin ardından büyük gün geldi çattı. Antakya’ya vardık ve kendimizi ziyaret nedenimiz Antioche’un kurucularının sahibi olduğu Hateks Tekstil’in güzelim bahçesinde bulduk. Her iki firmada da çalışan, bir oraya, bir buraya koşturan güleryüzlü kimyager Sibel Mukannasgil tarafından karşılandık.

Bağda Kahvaltı Bir Başka… (Türk Sanat Musikisi Parçası İsmi Gibi Oldu)

2006 ve 2007 yıllarında Sangiovese, Syrah, Cabernet Sauvignon, Sauvignon Blanc ve Merlot başta olmak üzere ilk asmaların dikilmesiyle başlamış Antioche’un hikayesi. Yıllar geçtikçe asmalar büyümüş, gelişmiş ve meyveleriyle şaraplara can vermeye hazır hale gelmişler. Şimdilik şaraphane olarak Topboğazı Mevkii’ndeki bağlara 10 kilometre uzaklıkta bulunan orta büyüklükte bir bina kiralanmış ama en kısa zamanda bağların yanı başında yeni bir şaraphane inşa edilmesi düşünülüyor. Bunları konuşurken Saba, “Yalnızca hikayeleri dinlemekle olmaz, haydi bağı gezmeye gidelim.” diyor ve hoop atlıyoruz arabalara, soluğu asmaların yanı başında alıyoruz. Harika bir kahvaltı sofrasıyla karşılaşıyoruz. Masada Hatay’ın kırma zeytinleri, mis gibi bir zeytinyağı, sürk peyniri, toz zahter, biberli ekmek, nane, kısacası ne ararsanız en güzelinden mevcut.

Peki ya kahvaltıda ne içiyoruz dersiniz; güneş tepemizde parlarken, ensemizden terler süzülürken tabii ki buz gibi beyaz ve pembeleri tercih ediyoruz. Antioche Sauvignon Blanc 2016. Otsu, samansı tonların yanı sıra sarı olgun meyvelerin öncülüğünde bir damakla karşılıyor bizleri, canlı ve eğlenceli. Yemeyi seven insanlar, yemek yerken de yemek konuşur ve Saba da bizlere, “Bizim buralarda Lagos ve Kaya Balığı çok yenir, onların yanına bundan açsak şahane olur.” diyerek iç geçirmemize sebep oluyor. Beyazımızın peşine Roze ve Blush ile devam ediyoruz.

Kahvaltıda tattığımız şaraplar. 😀

Antakya sıcak bir bölge olmasına rağmen çukurda kaldığı için durmaksızın esen bir rüzgar var, bu durum havayı birazcık serinletiyor. Ama gerçekten birazcık. Bölgenin kışları hafif geçiyor, nadiren kar yağıyor, yağış da genel olarak az. Yağış yetersiz olduğu için asmaların su ihtiyacı damla sulama sistemi ile karşılanıyor. Ancak sistem farklı parselleri sulayabilecek şekilde özelleştirilmiş ve detaylandırılmış. Yani suya ihtiyacı olan parseli suluyor, olmayanı es geçiyorlar. Bu da demektir ki verimli ve doğru bir sulama sistemi kurulmuş. Bölgenin çoğunluğu Akdeniz iklim kuşağında yer alsa bile bağların olduğu alanlarda karasala doğru bir kayma var. Deniz seviyesinden yüksekliği 100 metre civarında olan bağlar, killi ve kumlu bir toprak yapısına sahip. Bu saydıklarımız bölgenin teruarını oluşturan en önemli unsurlar

Dediğimiz gibi bu bölgede önemli olan üzümleri mümkün olduğunca sıcaktan koruyabilmek. Bu nedenle asmalarda pek fazla yaprak azaltması yapılmamış, böylelikle yaprakların sağlayacağı gölgenin üzümlere gelen sıcaklığı azaltması amaçlanmış. O anda Sangiovese’nin önünden geçiyoruz. Patronlar fazlaca İtalya’ya gidip geldikleri ve bu üzümü sevdikleri için dikmişler. Saba, “Sangiovese’nin aromaları şahane oluyor, tam bir meyve bombası. Bu nedenle pembe şarap yaparken kullanıyoruz, çok yakışıyor.” dedikten sonra bağların arasında gezinmeye devam ediyor ve Barburi yazan bir tabelanın önünde duruyoruz.

Barburi ne ola ki diye aklımızdan geçirirken, öğreniyoruz ki bölgeye has yerel üzümmüş. Bizim için şaşırtıcı bir bilgilendirme oluyor. Bugüne kadar sözünün edildiğini duymadığımız, yeni bir üzümle tanışmanın heyecanıyla Saba ve Sibel’i soru bombardımanına tutuyoruz. Genellikle kırmızı şarap yapımında kullanılan Barburi, ağırlıklı olarak Samandağ, Yayladağ ve Altınözü tarafında yetişiyor ve çoğunlukla vahşi doğada kendi haline bırakılmış asmalardan toplanıyor. Yöre halkı yıllardan beri bu üzümü kullanarak evlerinde hem şarap hem de rakı yapıyorlar, pek de seviyorlar. Kahvaltıda yalnızca beyaz ve pembe tattık, kırmızılara ise akşam sıra gelecek. Barburi’yi denemek için sabırsızlanıyoruz.

Bu arada söylemeyi unuttuk; Saba, Antakyalı. Antioche’a danışmanlık vererek memleketinin topraklarından hayat bulan şaraplar yapma şansı yakaladığı için yaşadığı duygu yoğunluğunun çok daha fazla olduğu açık. Doğduğu, büyüdüğü, her yeri anılarıyla bezeli olan bu coğrafyadan coşkuyla ve şevkle bahsediyor.

Dikkatli bir şekilde Saba’yı dinliyoruz

Bağdaki gezimiz tamamlanınca şaraphaneye geçiyor; üretim süreci, meşe fıçı tipleri, bölge özelinde karşılaşılan zorluklar gibi konularda hoşbeş edip Antakya’nın merkezine dönüyoruz. Doyurucu bir kahvaltı yapmamıza rağmen yavaş yavaş tekrar acıktığımızı hissediyoruz. Etraftaki lezzetleri keşfetmek için can atıyoruz. Başlıyoruz yürüyüşe. İlk durak Abdo Döner, hedef özel soslu dönerinden yemek, çok şişirmesin diye yarım dürüm söylüyoruz, tabii ki bol soslu ve soğanlı! Eh, üzerine tatlı yemeden olur mu, Çınaraltı’ndaki Yusuf Usta’ya doğru yollanıyoruz.

Bir tepsi künefe cızırdayan kömür ateşinde mis gibi kızarmakta ve hipnotize edici bir görüntü yaratmakta. Yusuf Usta ayağa kalıyor, eline tepsiyi alıyor ve künefeyi havayı fırlatıp tersyüz ediyor. =) Hayran hayran izliyoruz. Künefenin iki yüzü de kızarınca şerbeti ekleniyor ve üzerine fıstık serpilerek kesme dondurma ilavesiyle servis ediliyor. Büyük bir şevkle yiyoruz!

Çok fena bir şeysin künefe

Etrafta biraz daha turluyoruz. Saba ve Sibel Antakya’yı tanıtıyor, yeme, içme kültüründen bahsediyorlar. Evdeki toz zahterimiz bitmeye yüz tuttuğu için Uzunçarşı‘ya gidip oradaki baharatçılardan bolca alıyoruz. Zahter, kahvaltılardaki vazgeçilmezimiz. Ekşi maya ekmeğimizi alıyor, önce iyi kalite zeytinyağına ve sonrasında toz zahtere bandırıp yiyoruz. Tarifi imkansız bir lezzet, hastasıyız! Öhöm, ne diyorduk. Evet gezdik, dolaştık, keşfettik ve dedik ki “Haydi artık kırmızıları deneyelim, Barburi’yi içelim.”.

Tadım için Konak Restaurant’a geçiyoruz. Bu mekanın yer aldığı konağın geçmişi 100 yılı aşkın, restore edilerek elden geçirilmiş ve restoran olarak hizmet vermesi için düzenlenmiş. İçeri girince kocaman bir avluya çıkıyorsunuz. Etrafınıza bakınca büyüleniyor, tarihi doya doya içinize çekiyorsunuz. Akşam yemeğimizi avluda yiyeceğiz ancak tadım amacıyla içerideki odalardan birine geçiyoruz. Çünkü şaraplara tam manasıyla konsantre olabilmek için sessiz ve sakin bir ortama ihtiyacımız var. Gelelim güzellere.

* Antioche Cabernet Sauvignon-Syrah, 2015

12 ay eski meşe fıçılarda dinlendirilen kırmızımız, %13,5 alkol oranına sahip. Cabernet Sauvignon ve Syrah kupajı. Üzümler sırasıyla %60 ve %40 oranında harmanlanmış. İçimi yumuşak olsa da mutlaka havalandırılmalı yoksa zevkine varamazsınız.

* Antioche Reserv Cabetnet Sauvignon-Merlot, 2015

Güzel bir şarap. Yine havalandırmadan içilmemeli. Meşe ile şarabın entegrasyonu başarılı, damakta çok keyifli. Antakya’nın etleriyle şahane gidiyor.

* Antioche Özel Seri Cabernet Sauvignon-Barburi, 2015

İşte en beğendiğimiz Antioche şarabı, bitişinde damağımızda bıraktığı aromalar tam istediğimiz gibi, şimdiden favorimiz oldu. Fazla söze gerek yok. Mutlaka ama mutlaka deneyin.

* Antioche Barburi, 2016

Kırmızımız yeni şişelendiği ve hala bunun şokunu yaşadığı için lezzetini tam olarak yansıtamıyor. Yine de Barburi’nin karakteri hakkında fikir edinmek için tadıyoruz. Damaktaki ilk kavrayışımız güçlü ve kendini hissettiren bir meyvemsilik oluyor. Asit ve tanen orta seviyede, içimi keyifli ve rahat. Unutulmamalı ki bu çok genç bir Barburi örneği, üzümün karakterini ve lezzetini tam manasıyla yansıtması için önünde daha yıllar var. Ancak şahsi fikrimizi soracak olursanız, bu yerel üzümün lıkır lıkır ve keyifle içilecek, damakta kayan şaraplar ortaya çıkartacağını düşünüyoruz. Bekleyip göreceğiz.

Tadımın ardından!

Denediğimiz 4 şarabın peşine, 2016 rekolteleri henüz şişelenmiş ancak şişede yeterince dinlenmediği için lezzeti tam manasıyla oturmamış 3 farklı kırmızı daha deniyoruz. (Sangiovese-Syrah, Reserv Cabernet Sauvignon-Merlot ve Özel Seri Cabernet Sauvignon-Barburi) Bu şaraplar hakkında değerlendirme yapmak için çok erken, şişede 5-6 ay dinlendikten sonra tekrar tatmak gerekiyor. Hem de bu sayede Antakya‘ya gelmek için yeni bir neden daha ortaya çıkmış oluyor. =)

Yoğun geçen tadım maratonu boyunca şaraplara odaklanıp, kırmızıları menzile alan keyifli fikir teatileri yapıyoruz. Şarapları yapanların fikirlerini alıyor ve kendi düşüncelerimizi onlara aktarıyoruz. Bu güzel sohbet bittiğinde ise bir bakıyoruz ki kurt gibi acıkmışız!

Neyse ki Konak’ın şahane mezeleri imdadımıza yetişiyor. Mekandaki bütün mezelerin tadı çok iyi, gönül rahatlığıyla her birinden sipariş verebilirsiniz. Zaten Antakya’nın hakkını vermek için ana yemeği es geçip, meze ile doymak daha iyidir. Yine de mutlaka mezelerin sonrasında ara sıcak olarak güveçte gelen sarımsak ile peynirden ve et olarak da kaz başından söyleyin. Bunlar es geçilmemesi gereken lezzetler. Ayrıca Anticohe’un bütün şarapları Konak’ta bulunabiliyor, bu nedenle burası şarapseverler için yemeğin daha keyifli hale geldiği bir restoran. =)

Ertesi gün hızlı başlıyor. İlk işimiz Hatay Arkeoloji Müzesi‘ni gezmek oluyor. Beklentimizi düşük tutsak bile mükemmel düzenlenmiş bir müze ile karşılaşıyoruz; içeride rahatlıkla saatler geçirebilirsiniz. (Yakında Neşeli İskelet Şener mozaiği de müzede sergilenmeye başlanacakmış.)

Mozaikler çok güzel

Öğlen olunca, yanımıza şaraplarımızı alıp Güzelburç’taki Tugay Kasabı‘na gidiyoruz. Antakya’nın kasapları bir yandan da müthiş restoranlar. En leziz ürünleri ise Tepsi Kebabı. Kaburga etinden tek sefer çekilen kıyma çeşitli baharatların yanı sıra maydonoz, biber ve sarımsakla beraber satırla ince ince kıyılıyor; “zerzevatlı” derseniz önce tepsiye soğan öncülüğünde sebzeler diziliyor. Böylece sadesine göre daha leziz oluyor. Sonrasında kıyma zerzevatın üzerine güzelce kapatılıyor ve salça sos dökülüyor. İsteğe göre üzerine domates, biber ve soğan parçaları konuyor. Ardından bu bebek odun ateşinin harıl harıl yandığı taş fırına veriliyor, asıl olarak üstten gelen sıcak hava ile pişiyor ve sulu kalıyor. Muazzam. Masaya gelir gelmez sıcak pideden bir parça koparıp hemen girişiyoruz.

Tepsi kebabı seni yerim!

Yemekten sonra tatlı yemek gerekir. Alican Restaurant‘ta önümüze gelen kireçte bekletilmiş Kabak Tatlısı çok iyi!

Şarap yapımcımız, rehberimiz, harika insan Saba Açıkgöz’e, hoş sohbeti ve gülen yüzüyle bizleri bir an bile yabancı hissettirmeyen Sibel Mukannasgil ile bütün Antioche Ailesine sevgilerimizi yolluyoruz. Antakya’nın harika yemekleriyle tattığımız şarabınız, artık bizim de şarabımızdır. O denli benimsedik. Hepinizin şerefine.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir