Kastro Tireli

İncirli’deki bağbozumu etkinliğinde, yazarımız Tolga Korkmaz sayesinde Kastro Tireli’den sevgili Billur Mermerci ile tanışmış ve gün boyunca, boğucu bir kalabalık, yüksek ses ve hengame içerisindeki minik masamızda şarap içmeye devam etmiştik.

Aradan günler ve haftalar geçti, Alper’in düğünü için Tolga’yla beraber İzmir’e yolumuz düştü, düğün cumartesiydi, pazarımızı nasıl değerlendiririz diye düşünürken aklımıza Kastro Tireli’yi ziyaret etmek geldi, nasıl olsa Akhisar’daki şaraphane, İzmir’e taş çatlasa 1,5-2 saatlik mesafedeydi. Bu arada düğün ekibindeki Yolaç da bizlere katıldı ve sanki düğünde hiç cıstak cıstak oynamamışçasına, “tavukları pişirmişeeeem.” diye bağırmamışçasına gayet havalı bir şekilde düştük yollara. Rahat bir yolculuğun ardından eskiden Tirelizade İsmail Bahri Bey’in olan çiftliğe giriş yaptık. Burada sevgili Billur ve Yunus Mermerci çifti tarafından karşılandık. Yunus Mermerci, milli mücadele döneminin kahramanlarından İsmail Bahri Bey’in anısını yaşatmak için “Tireli” ismini kullanmaya devam ettiklerini belirtirken, Akhisar’ın eski ismi olan Aspro Kastro’da geçen Kastro yani hisar/kale ifadesini de beğendiklerini, sonuçta Kastro Tireli isminin bu ikilinin birleşimiyle ortaya çıktığını söyledi.

Bu bilgilendirmenin ardından kalacağımız evlere yerleşiyor, yeşilin ve bağlarında arasında olduğumuz için doğa havasını sonuna kadar ciğerlerimize çekiyoruz. Müthiş bir şey! Ardından dışarı çıkıyoruz, leziz peynirler ve mis gibi şarküteri ürünleriyle bezeli bir masa kurulmuş, sofranın en iyi yerinde ise Kastro Tireli’nin pembesi Elaia’nın 2015 rekoltesi arzı endam ediyor. Ciddiye alınması gereken bir pembe bu, öyle havuz başında yudumlayıp geçin diyemeyeceğim, kesinlikle bir yemek şarabı. Sonuçta, bu güzelim masaya kuruluyor ve Kastro Tireli’nin hikayesini öğrenmek için başlıyoruz sohbete.

Yunus Mermerci, Avusturalya’da okurken şarap dünyasıyla olan ilişkisini derinleştirmiş; zaten o dönemler Avustralya’da şarapçılığın hızla geliştiği ve dünya piyasasında kendisinden söz ettirmeye başladığı zamanlar. O yıllarda öğrenim gördüğü üniversitenin yakınınında bulunan Hunter Valley şarap bölgesindeki bağlarda ve şaraphanelerde çalışmış Yunus Mermerci, budama ve hasat işlemlerine dahi yardımcı olmuş. Bu dünyanın içerisinde girdikçe şarap onu daha çok cezbetmeye başlamış. Taa o zamanlar, ileride şarap yapmak istediğine karar vermiş. Ancak iş hayatına atılınca bu amacına hemen ulaşamamış, şarap üretme arzusu 2001 yılında yüksek lisans için gittiği şarabın beşiği Fransa’da ise tekrar alevlenmiş. Fransa’da bulunduğu zaman zarfında Bordeaux, Burgonya, Cotes du Rhone gibi önde gelen şarap bölgelerini gezmiş. Türkiye’ye dönünce de şarap üretmek için harekete geçmeye karar vermiş.

Bunun ardından, iyi şarap için doğru teruarın seçilmesi gerektiğini bildiği için araştırmalarına başlamış ve nihayetinde Akhisar’ın Pınarcık köyünde bulunan eski Tireli Çiftliği’nin arazisinde aradığı her şeyi bulmuş. Toprak analizleri yapılmış, hangi üzüm türlerinin yetiştirileceği kararlaştırılmış; Merlot ve Cabernet Sauvignon asmaları ilk olarak 2004 yılında dikilmiş. Yunus Mermerci, sonunda hayallerini gerçekleştirmek için en önemli adımı atmış. Sonrasında, iklim ve toprak yapısı olarak Tireli Çiftliği’nin bulunduğu bölgenin Fransa’nın güneyinde Cotes du Rhone bölgesi ile benzer olmasından hareketle o bölgenin önde gelen birkaç şarap üreticisi ile görüşmüş, gidip yerlerinde ziyaret etmiş ve bilgiler almış. Hatta görüştüğü şarap üreticilerinin en ünlülerinden birini, Jean Michel Gerin’i Türkiye’ye davet etmiş. Bölgeyi gören Gerin etkilenmiş, kendi deyimiyle, “Piramidin en üstünde” yer alacak kalitede şaraplar üretilebileceğini söylemiş. Nihayetinde, bölgenin İtalya’daki Toscana’yı da andırdığını belirterek, oraya da bir ziyaret düzenlemesini tavsiye etmiş.

Temasları sonrasında halen Kastro Tireli’nin danışmanlığını yapan Andrea Paoletti’ye ulaşmış, beraber Toscana’yı turlamışlar. Burada, kendisinin zaten Türk şaraplarına ilgisi olduğunu hatta Türkiye’den başka butik üreticilere danışmanlık yaptığını öğrenince doğru kişiyi bulduğunu anlamış. Beraber çalışarak bağları büyütmüşler, 2006, 2007 ve 2008 yıllarında asma dikmeye devam ederek 230 dönümlük bir bağ alanına ulaşmışlar. Bütün bu hummalı çalışma ise 2010 yılında meyvelerini vermiş, Alkaia, Syrah-Mourvedre ve Narince-Viognier olmak üzere üç farklı şarabı piyasaya sürmüşler. Ayrıca bu arada Yunus Mermerci de Bordeaux School of Wine programına yazılarak kendini özellikle şarap pazarlaması ve satışı alanlarında geliştirmiş.

Eh, şarapların piyasaya sürülmesi şerefine pembe üzerine bir de beyazları deneyelim diyoruz. (Bkz. Şarap içmek için anlamsız nedenler üretmek. :d) İlkin Narince-Viognier’in 2014 rekoltesi ile başlıyoruz, kupajı oluşturan üzümlerin beraber fermantasyona tabi tutulduğunu söylüyor, 2014 yılından beri Kastro Tireli’de çalışan sevgili şarap yapımcısı Işık Gülçubuk. %20’sinin fıçıda fermantasyon geçirdiğini ve nihai ürünün ise 6 ay boyunca fıçıda dinlendiğini belirtiyor. Malolaktik fermantasyon kısmen uygulanmış. Damakta yıllanmanın getirdiği aromaları hissediyorum, gövdeli, kremamsı, güzel bir beyaz şarap olmuş. Ardından geliyor aynı şarabın 2015 rekoltesi, yalnızca bir yıl daha genç ama fark o kadar bariz ki… Çok daha canlı, diri ve taze meyveleri hissettiren bir beyaz. Hemen 2016 rekoltesini soruyorum ancak daha şişelenmediğini söylüyorlar. Buna rağmen tanktan gelen bir örneğini tadıyoruz ve piyasaya çıkacağı günü heyecanla beklemeye başlıyoruz.

Bu şaraplardan sonra ilk yudumu alır almaz gönlümün efendisi payesini kazanan Narince-Viognier 2012 masadaki yerini alıyor. Oksidatif bir yapıda, çok boyutlu ve derinlikli bir şarap, hem üzümden, hem fıçıdan gelen, hem de yıllanmanın etkisiyle oluşan aromalar birbirleriyle iç içe geçmiş ve damakta tam bir cümbüş yaratıyor. İlk görüşte değil belki ama ilk içişte aşk böyle bir şey olsa gerek.

Pembeler ve beyazları içtik, kırmızıları akşam yemeğine bıraksak daha iyi olur dedikten sonra vuruyoruz kendimizi güzelim bağların içerisine, istikamet şaraphane. İçinden geçtiğimiz bağ arazisinin deniz seviyesinden yüksekliği 200 ila 280 metre arasında, kıyı çizgisine göre 100 kilometre içeride kalıyor. Bağların kendi içerisinde irili ufaklı yükseltiler bulunuyor, kökler su tutmuyor ve üzümler lezzet kazanıyor. Ayrıca bağ alanındaki toprak yapısı bölge bölge değişiyor ve bu sayede farklı toprakların üzümlere kazandırdığı lezzetler de ayrı oluyor. Bölgenin sıcaklık ortalamaları yüksek, yağış yetersiz kaldığında üzümlere ihtiyacı kadar su veriliyor ama asla gerekenden fazlası değil. Ancak sıcaklıkla baş ederken en büyük yardımcıları her daim esen kuzey rüzgarları, özellikle bağbozumu zamanı üzümleri ferahlatan ve serinleten bu rüzgarlar, olgunlaşma dönemini uzatıp, üzümdeki şeker oranının gereğinden fazla yükselmesini engelliyorlar. Bu arada bağlarda organik tarım yapıldığını da belirteyim.

Bağların içinde lak lak ettikten, aklımıza gelen her şeyi sorduktan sonra nihayet şaraphaneye varıyoruz. Güneş battı batacak, müthiş bir görüntü oluşuyor. Şaraphane’nin mimari tasarımı hayranlık verici, üzümler pompa kullanılmadan, yer çekiminin yardımıyla nazikçe işleniyor. İçeride bir sürü küçük çelik tank var, bu sayede farklı parsellerden gelen üzümlerin hayat verdiği şaraplar karışmıyor, ayrı ayrı işlenebiliyor. İşlevsel tasarlanmış bir şaraphane burası, her alan değerlendirilmiş, bir yandan da çok estetik, doğru yerlerde kullanılan ışıklandırmalar, ahşap ve taşların ahengi ortaya başarılı bir eser çıkartmış.

Yunus Mermerci, şaraphanenin Türkiye’nin tek özel ve endüstriyel şarap kavı üreticisi Focus Şarap Kavları tarafından tasarlandığını söyleyince taşlar yerine oturuyor. “Şarap Nasıl Saklanmalı” yazısını okuyanlar, orada Focus’tan bahsettiğimi ve tasarımlarına olan hayranlığımı ifade ettiğimi hatırlayacaklardır. Zaten, Kastro Tireli’nin şaraphanesinin tasarımı aşamasında firma yetkilileri ile beraber Yunus Mermerci, İtalya ve Fransa’da yeni yapılan şaraphaneleri gezmiş, teknik açıdan hep beraber incelemeler yapmışlar. Her birinin en iyi taraflarını alıp hummalı bir çalışma sonucunda öncelikle projeyi oluşturmuş, sonrasında inşaatı gerçekleştirmişler.

Mahzeni gezerken bazı fıçılardaki Kastro Tireli logosunun şu ankinden farklı olması dikkatimizi çekiyor. Bu amblem, bölgede yaşayan eski uygarlıklar zamanında kullanılan paraların üstüne basılan Akhisar Aslanı imiş. Kastro Tireli olarak da gövdeli, kuvvetli ve yapılı şaraplar yapmayı planladıkları için gücü ve kuvveti simgeleyen böyle bir logo seçmişler kendilerine, sonrasında üzerinde çeşitli oynamalar yapılarak logo günümüzdeki halini almış. Buradaki sohbetimiz sırasında beyazlara dışarıdan maya eklendiğini ancak kırmızıların neredeyse tamamının kendi doğal mayasıyla fermante olduğunu öğreniyoruz. Fıçılar ise Fransız malı ve orta yanıklık seviyesinde.

Şaraphaneden bir çıkıyoruz ki güneş batmış, ortam kararmış, sohbetin tadından zamanın nasıl geçtiğini anlamamışız. Hepimiz dinlenmek için odalarımıza çekiliyor ve akşam yemeğinde buluşmak üzere sözleşiyoruz. Bu arada oda dediysek, aslında çiftliğin içerisinde yer alan bir villadan bahsediyoruz, oda demek hafif kalır. Daha doğru ifadeyle, burası bir ev. Orta vadede, bu evlerin gelen misafirlere kiralanmasına yönelik planlar mevcut.

Akşam hava mükemmel, sabahki boğucu sıcak yerini esen rüzgarla beraber gelen ılık havaya bırakmış. Masaya oturmadan Yunus Mermerci ile evlerinin altındaki mahzene iniyoruz, çok yakışıklı, çok güzel görünüyor. Yine Focus tarafından tasarlanmış. Ama kavdaki şarapları görünce, görüntüyü unutuyoruz, içeride Dünya’nın en ünlü ve güzel şarapları duruyor. Cennet gibi.

Neyse, yemek masamıza geçelim de Junus ile şenlenelim. Rekolte 2013, Kalecik Karası, Boğazkere ve Öküzgözü kupajı. Kısacası yerel üzümlerin birlikteliği. Damakta yuvarlak ve yumuşak, tanenler kendini bırakmış, içimi keyifli bir kırmızı. Ardından üzümlerin etiketteki yazılış sırası ve duruşları itibarıyla bir piramidi andırması dolayısıyla piramit olarak anılan Merlot, Petit Verdot, Cabernet Franc ve Cabernet Sauvignon kupajını yudumluyoruz. Rekolte 2013. Hani Michel Gerin, “Piramidin en üstünde” yer alacak şaraplar demişti ya, işte bu şarap onun ayak sesleri. Kuvvetli ama zarif, kırmızı et için biçilmiş kaftan.

Bunların peşine Syrah-Mourvedre 2013 geliyor. Bu şarabı biliyor ve severek içiyoruz, o nedenle eski bir dostla karşılaşmış olmanın mutluluğu içerisindeyim. Kuzu tandırla beraber pek güzel gidiyor. Bu arada, sabah içtiğimiz pembe şarap Elaia’nın üzümleri de Syrah ve Mourvedre idi, anlayacağınız bu şaraplar kardeşler. Birini sevdiyseniz diğerinden hoşlanmanız da olası. Ve kırmızı şarapların geçit töreni devam ediyor, ağır ve tok şişesiyle Syrah Reserve 2013 var şimdi de kadehlerimizde. Sıcak iklimleri seven Syrah, belli ki mükemmel bir olgunluğa eriştiği anda toplanmış ve dinlenme aşamasında fıçıyla çok iyi uyum sağlamış, hatasız ve Kastro Tireli’nin simgesindeki aslanın yere sağlam basan duruşuna yakışan bir şarap.

Tatlı olarak yörenin vişneleriyle yapılan dondurma servis ediliyor. Yanında ise etiketsiz bir şişe geliyor, şaraplar kadehlerimize doldurulurken pişmiş kırmızı meyve kokuları burunlarımıza geliyor, tadınca da şekeri hissediyoruz. Evet, geç hasat edilen Syrahlar ile yapılan bir tatlı şarap bu, rekoltesi 2013. Piyasaya sürüp sürmemek konusunda kararsızlar; bana sorarsanız tatlı şaraba hayır demem.

Tam biz bu güzel yemeğin son bulduğunu düşünürken sevgili Kastro Tireli ailesi Narince-Viognier kupajının 2012 rekoltesine bayıldığımızı gördüğü için bu sefer daha da eskisini, 2010 rekoltesini açıyor. İyi bir şekilde yıllanmış beyaz şarabı hiçbir şeye değişmeyiz, müthiş bir keyif verir. Bu harikulade beyaz şarabı yudumlarken gözümüzü gökyüzüne çeviriyoruz ve tam o anda bir yıldızın kaydığını görüyoruz, herkes hemen bir dilek tutuyor ve kadehler “Şerefe!” nidalarıyla tokuşturuluyor.

Sevgili Yunus Mermerci, Billur Mermerci ve tabii ki Işık Gülçubuk, hepinize çok ama çok teşekkür ediyoruz. Sayenizde unutamayacağım bir gün ve gece geçirdim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir