Doluca’nın Tarihçesi

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Almanya’ya mühendislik okumaya giden Nihat Kutman, orada iken konsolosluğa yaptığı ziyaret sırasında, Rumların mübadeleyle terk ettiği toprakların bağcılık ve şarapçılığa elverişli olduğu hatırlatılınca, memleketi Mürefte aklına gelir ve kafaya şarap üretmeyi koyar. Tabii bu arada Ren Nehri kıyısındaki bağlara bayılmış, oradaki şarapçılarla dost olmuştur. Sonrasında mühendislik eğitimini bırakan Nihat Kutman, Geisenheim Şarapçılık Enstitüsü’nde okumaya başlar.

Geisenheim Şarapçılık Enstitüsü’nde önoloji ve vitikültür dallarındaki eğitimini tamamlayan Nihat Kutman, 1926’da yurda dönerek Galata’da Vinikol Şarap Evi’ni kurar ve o yıllarda çoğunlukla yabancıların yer aldığı şarap üretimindeki ilk Türklerden biri olur. Nihat Kutman, yıllarca denemeler yaparak Yapıncak ve Karalahana gibi yöresel üzümlerden ürettiği Vinikol, Kara Elmas, Sarı Elmas ve Eti adlarını taşıyan şarapları satsa da sonuçtan memnun kalmaz; tatmin olacağı bir şarap üretmeyi başaramaz. Bu nedenle şarap üretimine daha uygun yeni üzüm türlerini araştırmak için 1935 yılında Almanya ve Fransa’ya gezi düzenler.

Ancak o zamanlar sadece Galata meyhanelerinde şarap içildiği ve pek fazla kalite aranmadığı da unutulmamalı. Hatta şişelemeye bile ihtiyaç yoktur; deniz yoluyla götürülüp şarap iskelesine bırakılan fıçılar, meyhanelerde boşaltıldıktan sonra teknelere yüklenir ve Mürefte açıklarında dalgayla tekrar kıyıya vursun diye denize bırakılırdı ki içlerine yeniden şarap doldurulabilsin. Bu nedenle Nihat Kutman’ın kendini geliştirme isteğinin “sevdiği şarabı yapma” hayalinden ileri geldiğini düşünüyorum. Sonuçta Nihat Kutman, bu araştırmalar sonucunda o günün koşullarına göre en uygun görünen Cinsault (Bu üzümün Trakyalılar tarafından Şensu diye okunduğunu duydu bu kulaklar.), Semillon, Gamay ve Riesling çeşitlerini Türkiye’ye getirerek, Mürefte ve civarındaki köylerde bulunan bağlarda yetiştirmeye başlar. Trakya’ya uyum sağlayan yabancı üzümler mis gibi şaraplara hayat verir ve bu şaraplar 1940’lı yılların başında Mürefte’deki en yüksek tepeden ismini alan “Doluca” adıyla piyasaya sürülür. Bu şaraplarla yükselen ivme, 1960 yılında Galata’daki Vinikol Şarap Evi’nin, Tophane’deki yeni binasına taşınması ve firmanın “Nihat Kutman ve Şeriki Adi Komandit Şirketi” adını almasıyla yükselişini sürdürür. Buna paralel olarak Mürefte’de de yeni bir şaraphane kurulur. Kısacası, mağaza dönemi büyük ölçüde kapanmış ve o günün koşullarına göre çok daha modern bir üretim tesisi hizmete girmiştir.

Nihat Kutman’ın oğlu Ahmet Kutman ise bağlarda ve şaraphanede geçen bir çocukluktan sonra, Robert Kolej’i bitirip okumak için ABD’ye gitmiştir. Kaldığı ev Kaliforniya’ya yakın olan Ahmet Kutman, bağların içindeki Davis Üniversitesi’ni ziyareti sonrası burada önoloji bölümünü okumaya karar verir. Ahmet Kutman, dört yıl boyunca, yazları Kaliforniya şaraphanelerinde staj yaparak eğitimini tamamlamasının ardından 1969’da yurda döner ve askerliğini bitirdikten sonra şirket yönetimine katılır.

Ayrıca 1969’da Doluca’nın prestij şarabı olarak lanse ettiği Villa Doluca piyasaya sürülür. Adını etiketindeki çizimde yer alan Doluca’nın Mürefte’deki ikinci imalathanesinden alan bu şaraba, “Villa” ibaresinin eklenmesinin bir diğer nedeni ise Fransız şaraplarıyla özdeşleşen “Chateau” kelimesiyle benzerlik kurmaktır. Villa Doluca’nın ortaya çıkış hikâyesi de ilginçtir. Bir gün Ahmet Kutman mahzendeki şarapları tadarken birkaç fıçıdan etkilenir ve babasına ne olduklarını sorar. Nihat Kutman, o şarapların çok iyi bir sene olan 1959’dan kalma Semillon ve Cinsault’lar olduğunu belirtir; Ahmet Kutman ise bu şarapları ayrı bir marka altında satmayı önerince 1969’da ilk kez piyasaya sürülen Villa Doluca’lar 10’ar yıllık şaraplar olarak satışa çıkartılırlar ve sonrasında kendilerine piyasada iyi bir yer edinirler. 1970’li yıllarda ise Nihat Kutman’ın 1930’lu yıllarda Türkiye’ye getirdiği ve o zamanlar sadece Doluca bağlarında yetişen Riesling üzümlerinden elde edilen Riesling şarabı piyasaya çıkartılır.

1980’de Nihat Kutman’ın vefat etmesinin ardından şirketin yönetimini Ahmet Kutman üstlenir ve bu tarihten itibaren Doluca biri imalat ve diğeri pazarlama olmak üzere iki anonim şirket halinde faaliyetini sürdürür. 1980’lerde Türkiye’nin dışa açılması ve turist sayısındaki artış sayesinde şarap tüketiminin yükselmesi ile beraber Doluca, yeni bir şaraphane yapmak için kolları sıvar ve yıllar süren çalışmalar sonucunda bu tesis 1993 yılında hizmete girer.

1990’larda Ahmet Kutman ve Robert Kolej’den okul hatta yatakhane arkadaşı Güven Nil ortak olarak Nilkut isminde yeni bir şirket kurarlar; bu yapı içerisinde Güven Nil’in özenle baktığı bağlarından gelen üzümler, Ahmet Kutman’ın tesisinde işlenecektir. İlk aşamada, Saroz Körfezi kıyılarında, 700 dönümden büyük bir alanda kurulan bağlarda yetiştirilen kaliteli yabancı üzümlerin kullanılması planlanır. 1989’da dikilen asmalardan ilk mahsul 1994 yılında alınır ama şarap yapımına uygun bulunmaz. Ardından 1995 yılında kendilerinin tatması için birkaç şarap yapılır ancak arzulanan kaliteye ulaşılmaz. Nihayetinde 1996 yılında yapılan şarabın 1998’de içime hazır olduğu düşünülür ve piyasaya kısıtlı miktarda arz edilir. Bu ortaklığın ortaya çıkardığı şaraplara ise “Sarafin” ismi verilir ve bugün dahi şarap dünyamızın en önemli figürlerinden Sarafin markası doğmuş olur. Bu arada Sarafin, bağların bulunduğu arazi ve çiftliğin, tapu kadastro kaydındaki ismi olup, eskiden Rumların iskân ettiği bir bölgedir. Sarafin adı altında Türkiye’nin ilk Sauvignon Blanc ve Chardonnayleri üretilir. Bu şarapları Sarafin Cabernet Sauvignon ve Merlot’lar izler.

Geçenlerde Sibel Kutman Oral’dan Sarafin’in piyasaya çıkışı ile güzel bir anısını dinledim, aktarayım: Yıl 1998, 29 Ekim’de Monako’daki dünyaca ünlü Hotel de Paris’te, Cumhuriyet’in kuruluşunun 75. yılının şerefine görkemli bir parti veriliyor. Gelen konuklar özenle seçilmiş, Türkiye’yi temsil etmesi için şahane bir menü hazırlanmış; muhammaradan çerkez tavuğuna, vişneli etli yaprak sarmasından su böreğine, patlıcan söğürme ile servis edilen kuzu ızgara, safranlı kalkan balığı ve çeşitli Türk tatlılarına dek bir sürü leziz yemek sunuluyor. Bu arada partideki en büyük konuk ise Monako Prensi Rainer. Normalde böyle etkinliklere kızını ya da oğlunu gönderen Rainer, partiye gelerek bu güne atfettiği önemi herkese göstermiş. Bu davette içilen şarap ise Türkiye’nin o günkü gurur kaynağı, piyasaya henüz çıkmış Sarafin Sauvignon Blanc! Tabii şarapların partiye varış süreci öyle kolay olmamış. Davet öncesi Sarafin’ler otele gönderilmiş, orada tadılmış ve beğeni kazanıp, uygunluk almış. Yemekte de şarap pek hoş karşılanmış; Türkiye’nin dünyanın en ünlü şaraplık üzümlerinden biriyle böylesine bir şarap yapması konukları şaşırtmış, yemekte bulunan Sibel Kutman Oral’a ve Güven Nil’e herkes teşekkürlerini iletmiş.

Sarafin’in bir diğer başarısı ise 1999 yılında İstanbul’da yapılan Türkiye ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) zirvesi onuruna verilen ve dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın ve diğer ülkelerin liderlerinin katılacağı yemekte ikram edilmek amacıyla Cumhurbaşkanlığı Protokol ve Dışişleri Protokol ekiplerinin birlikte verdikleri karar ile seçilen şarap olması. Ah, o eski güzel günler… Tabii burada da eğlenceli bir hikaye var. Şarap seçimi netleştikten sonra ABD ekibi adına biri gelip Doluca ile görüşür, “çeşnicibaşı” olarak şarapları önceden tatmak istediğini belirtir. Neyse, çeşnicibaşı gelir, şarapları tatmaya başlar. Sibel Kutman Oral’un gözü üzerindedir, adam yalnızca nezaketen şaraptan yalnızca bir yudum mu alacaktır yoksa gerçekten sevip de kadehini bitirecek midir acaba? Neyse ki çeşnicibaşı kadehindekini bitirmekle kalmaz, ikincisini de ister.

2000’li yıllar geldiğinde, tam da Sarafin’in piyasa çıkmasının öncesinde Ahmet Kutman’ın kızı olan Sibel Kutman Oral, Amerika’da pazarlama ve şarapçılık üzerine eğitim almasının ardından Doluca yönetimine katılır ve pazarlama bölümünü kurarak, yöneticiliğini yapmaya başlar. Hatta ilk zamanlar konsantresini yalnızca Sarafin projesine yoğunlaştırır, kendisine “Sarafin Hanım” denildiği bile rivayet olunur. Tabii Sibel Kutman Oral’ın bu hikâyedeki yerini olağan ve beklenen bir gelişimin sonucunda bulmadığını belirtmek gerek.

Kutman ailesinin üçüncü kuşağından Sibel Kutman Oral, küçük yaşlarda Sait Sökmen hocalığında dans etmeye başlar. 1992 yılında Robert Kolej’den mezun olduktan sonra Amerika’ya dans üzerine eğitim almak için gider. Wesleyan Üniversitesi’nde modern dans ve pazarlama eğitimleri alır. Devamında ise Amerika’da profesyonel dansçılık yaparken, bir yandan da şarapçılık konusundaki bilgisini arttırır. Zaman geçer; New York’ta dans ederken ve tam da yeni bir grupla anlaşma imzalayacakken Türkiye’ye tatil için gelmesi onu bambaşka bir geleceğin parçası yapar ve yaşanan olaylar aile şirketine dönmesine vesile olur. Hatta zamanla babası ve ağabeyi pek fazla medyada görünmediği için Doluca’nın yüzüne dönüşür.

Yaşananların ardından yenilikler peş peşe gelir, 2000’lerin başında Türkiye’nin ilk doğal tatlı şarabı Safir, 2004 yılında yerli ve yabancı üzümlerin harmanlanması ile Karma ve 2004 yılının Eylül ayında, üretim aşamasında minimum düzeyde işlem görerek üzümün lezzetinin ve karakterinin ön planda olması amaçlanan DLC serisi piyasaya sürülür. Bu dönemdeki gelişmelerde Amerika’nın en tanınan şarap bölgelerinden biri olan Kaliforniya’daki Napa Valley College’de şarap üzerine eğitimini tamamlayarak Doluca’daki üretim faaliyetlerinde babası Ahmet Kutman’a destek olan Ali Kutman’ın da önemli katkısı vardır. İlerleyen yıllarda Doluca’nın bağ yatırımları devam eder; Alçıtepe, Eceabat, Kızılcaterzi ve Denizli başta olmak üzere yeni bağlar kurulur ve gerekirse Türkiye’nin dört bir yanında üzüm alınır. Hatta sonrasında kurulan bu bağlardan ismini alan özel şaraplar piyasaya sürülür.

Ancak sanıyorum ki Doluca şaraplarının en özeli, 2008 yılında, 2006 rekolteli olarak, mükemmeli yaratma tutkusuyla, keşfetme heyecanını birleştirerek; her sene hasadın en özellikli üzümleriyle üretilen Signium’dur. Bu kırmızı şarap firmanın imzasıdır. (2006-2014 arası Signium dikey tadımına katılmış biri olarak favorimin 2007 olduğunu belirtmek isterim.) Bu arada yaklaşık 1 yıl önce 2017 rekolteli olarak Signium Beyaz piyasaya sürüldü. Bu da biz şarapseverler için hem şaşırtıcı hem de mutluluk verici bir gelişmeydi.

Şarap dünyasındaki en iyi reklamlardan

2011 yılında ise Doluca, sevdiğim bir seri olan Tuğra’yı “Anadolu’nun mirası, Doluca’nın imzası” sloganıyla piyasaya sürer. Yine aynı yıl, benim de gezme fırsatı bulduğum, mimarisi ve teknolojisiyle muazzam bir tesis olan yeni şaraphane Çerkezköy’de faaliyete başlar. Doluca, bugün halen doludizgin bir şekilde güzel şaraplar üretmeye, hem yurtiçine hem de yurt dışına satmaya devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir