Doluca ile Bağ ve Şaraphane Gezisi

Doluca’nın Tarihçesi” isimli yazımız, Çerkezköy’de yeni yapılan şaraphaneye vurgu yaparak sonlanıyordu. Corona Günleri’nde yazdığımız bu yazıda ise Doluca’nın bugününe odaklanacak, onların Trakya’daki bağlarına ve Çerkezköy’deki şaraphanelerine 2018 yılının Eylül ayında yaptığımız ziyaretten bahsedeceğiz.

Sabah 5:30’da Doluca’nın Karaköy’deki şahane manzaraya sahip ofisinin önünde toplandık. Turumuzun lideri ve bizim gönlümüzde kocaman bir yeri olan Ebru Günaçan ile kısa bir sohbet gerçekleştirmemizin ardından uyku sersemi bir şekilde servislere doluştuk ve koltuğumuza kurulur kurulmaz uykumuza devam etmeye başladık.

Tanışır tanışmaz kaynaştığımız Feridun Bey

Sabahın ilk ışıklarıyla uyanırken Sarafin’e hayat veren Chardonnay ve Sauvignon Blanc’lere ev sahipliği yapan Gelibolu yarımadasındaki Sulubehram Bağı’na giriş yapıyorduk. Burada şahane insan Feridun Bey tarafından karşılanıyoruz. Ziraat mühendisi olan Edirneli Feridun Bey, 20 yıldır Doluca’nın bağlarıyla ilgileniyor; bu alandaki en yetkin isim.

Modelimiz Ebru Günaçan

Feridun Bey, Sulubehram Bağı’nda ağırlıklı olarak olarak beyaz üzümler bulunsa bile Cabernet Sauvignon gibi kırmızı şaraplık üzümlerin de ekili olduğundan dem vuruyor. Bağı gezip, kısa bilgiler edindikten sonra Soğanlıdere’deki Merlot bağlarına hareket ediyoruz. Tabii Soğanlıdere’de yalnızca Merlot yok, Petit Verdot, Malbec ve Sauvignon Blanc ekili olan diğer üzümler. Burada Sarafin’lerin üretildiği bağlar için neden Çanakkale Bölgesi’nin seçildiği konusunda daha detaylı bir cevap alıyoruz.

Burası Ege, Akdeniz ve Marmara’nın birbirine karıştığı ortak bir iklime sahip, ne sıcak ne de serin. Saroz’dan esen serin yaz meltemleri üzümün hızla gelişmesinin önüne geçerken, Haziran ve Temmuz aylarındaki yüksek sıcakların etkisini sınırlıyor. Ancak bol güneşli ve kuru geçen yazlar sayesinde meyvenin istenen olgunluğuna ulaştığı da unutulmamalı. (Bu arada, Sarafin projesinin detaylarına tarihçe yazımızda değindiğimiz için burada tekrarlamıyoruz. Merak eden oraya bir göz atsın.) Buradaki amaç, üzümdeki olgunluğu ve lezzeti bir arada yakalayabilmek.

Sarafin Bağ Evi

Bağ gezisi arasında soluklanmak ve öğle yemeğimizi yemek için Sarafin Bağ Evi’ne geçiyoruz. Denize nazır, müthiş bir bağ evi burası. Sarafin Bağları’nın kurucusu Güven Nil’in ailesine ait ve içerisindeki tarihi eşyalarla beraber günümüze kadar gelmiş.

Ayakkabılarımızı çıkarıp sahildeki sıcacık kumlarda yürüdükten sonra güzelim şaraplarımızla yemeklerimizi yiyor ve Alçıtepe Bağları’na doğru yola çıkıyoruz. Killi ve kalkerli bir toprak yapısına sahip olan Alçıtepe Bağları biraz eğimli. Doluca’nın buradan çıkan ve “Alçıtepe” ismine sahip iki ayrı şarabı var ve ikisi de şahane! Biri Kirte, yalnızca Cabernet Sauvignon’dan yapılıyor. Diğeri Cabernet Sauvignon ve Shiraz kupajı.

Elimde Alçıtepe ile poz verirken

Burada bağcılık felsefesi üzerine konuşuyoruz. Feridun Bey, organikten önce iyi tarım işini iyice öğrenmeliyiz diye fikrini belirtiyor ve genel olarak bağlarda gerektiği kadar ve doğru zamanda ilaçlama yapılmasının öneminden bahsediyor. Ayrıca Feridun Bey, budama hakkında tüyolar da veriyor; bağdaki Cabernet Sauvignon’ları gösterip, “Bu üzüm stresi sever ama örneğin sırabaşlarında rekabet olmaz. Rekabet olmayan üzüm strese girmez ve istediğimiz gibi gelişmez. Bu nedenle onları kesip atarız.” diyor.

Bu kuru üzümleri toplayıp eve getirdik, sonra yemeklerde kullandık. Alternatif Alçıtepe hikayeleri…

Alçıtepe, özel bir bağ bölgesi, burada tabiri caizse mikro bağcılık yapılıyor. İçerisinde nem sensörü ve kendi meteoroloji istasyonu var. Gelen veriler yakından takip ediliyor. 3 farklı Cabernet Sauvignon klonu bulunan bu bağ için Doluca’nın göz bebeği denebilir.

Alçıtepe ziyareti sonrasında Çanakkale merkezdeki otelimize geçip, biraz kestiriyoruz. Akşam yemeğimiz Türkiye’nin en ünlü deniz ürünleri restoranlarından biri olan Yalova Restoran’da. Yediğimiz her şey şahane, zaten fotoğraflar konuşuyor. Ancak akşam yemeğimizin en güzel yanı her bir yemekle farklı farklı Doluca şaraplarını eşleştirmek.

Ertesi gün, kahvaltının ardından Çerkezköy’e gidiyoruz. Doluca’nın üretim tesisini gezeceğiz. İlk söylememiz gereken tesisin mimarisinin muazzam olduğu, Doluca’nın logosu gibi “akar” bir hali var. 22 bin metrekaresi kapalı olmak üzere 55 bin metrekare alana kurulu ve 14 milyon litre kapasiteye sahip devasa bir yer burası.

“Akar” havası tesisin dışına yansımış

Tesisin içine girdiğimiz kapı, Doluca’nın ilk şaraphanesine ait, tarihi yaşatmak için oradan söküp, buraya monte etmişler. Çok güzel görünüyor.

Tesise girdiğimizde üzümlerin sapı ayıklanıyor. Bunların, Kızılcaterzi Bağları’ndan gelen Merlot’lar olduğunu öğreniyoruz. (Kızılcaterzi Merlot da bu ülkede yapılmış en iyi Merlotlardan biridir.) Buradaki sistem hava üfleyerek üzümleri sapından ayırıyor. Modern bir teknik.

Tesisin içine adım attığımızda ise alkol ve üzüm kokusunun birbirine karıştığını fark ediyoruz. Baş döndürücü güzellikte! Önce şaraphane içinde başka bir şaraphane olan “butik üretim” alanına geçiyoruz. Alçıtepe ve Signium burada işleniyor. Buradaki üzüm presleri özel, iyot gazı doldurularak şişen bir balon üzümleri yavaş yavaş, zarar vermeden sıkıyor.

Keza bir yandan da sıkım süreci bilgisayar kontrollü sistemlerle yakından izleniyor. Aslında üretim tesisinde gerçekleşen her türlü olay bu sistemlerle izlenip, kontrol edilebiliyor. Üretim sorumlusu Ahmet Kutman, gerekirse tesise gelmeye bile gerek duymadan her şeye uzaktan bilgisayarla müdahale edebiliyor. Bu düzeni tam otomatik sistem olarak adlandırabiliriz.

Bu noktada gezimize ara verip, Verono Blush içerek serinliyoruz. Ebru, bu şarap için teknik anlamda bir beyaz diyebiliriz çünkü maserasyona tabi tutulmuyor diyor.

Çok iyi geldi!

Ardından mahzene geçiyoruz. Dört bir yanımız fıçılarla kaplı. Devasa bir alan. Burada neredeyse her türlü büyüklükte ve cinste fıçı var.

Fıçıların arasında gönlümüzce gezinip, bolca fotoğraf çektiriyoruz. Bizim oyun parkımız da burası işte, ne yapacaksın. =) Herkes toplandıktan sonra tadım zamanı geliyor.

Mutluluk…

Tadım için sevgili Sibel Kutman Oral bizlere katılıyor; hem de yanında bir sürprizle beraber. Sibel Hanım, gezinin yapıldığı dönemlerde piyasaya çıkmaya hazırlanan Signium serisindeki yeni beyaz şarabı tadıma getirmiş. Beyazı çıkana kadar yalnızca kırmızısıyla var olan Signium, adından anlaşılacağı üzere Doluca’nun imza ürünü. Signium’un felsefesi, o yılın en iyi üzümlerini kullanarak, özel ve karakteristik bir şarap yapmak üzerine kurulu. Türkiye’nin dört bir yanındaki bağlardan gelen üzümlerden elde edilen şarapların ekipçe tadılması ve nasıl bir kupaj yapılacağına karar verilmesiyle Signium hayat buluyor.

Signium Beyaz, 2017 rekolteli. %45 Chardonnay, %45 Narince ve %10 Viognier kupajı olan bu beyaz 7 ay boyunca yeni Fransız meşe fıçılarda dinlendirilmesinin akabinde şişelenmiş. Fıçı entegrasyonu gayet başarılı olan Signium Beyaz’ın meyvemsilik ve asidite dengesi çok iyi. Ayrıca şarabımız damakta yağlı ve dolgun. Kısacası, beyaz Signium ismine yaraşır bir şarap olmuş. Tadımın sonrasında yavaş yavaş bize yol görünüyor ama aç aç yola çıkılmaz, önce yemek yiyeceğiz.

Çerkezköy’de bulunan, yeşilliklerin ve akan suların içerisindeki Yalı Restaurant‘a geliyoruz. Burada ne yediğimiz ve içtiğimizin detayına fazlasıyla inmeyeceğiz ancak yukarıdaki fotoğrafta görebileceğin Tuğra Kalecik Karası ile Paçanga Böreği şahane gidiyor. Bunu not etmeni isteriz. Bir de Tuğra serisi bizim içim çok özel, onu söylemeden geçmemek gerek. Öküzgözü ve Boğazkeresi de bulunan serideki bütün şaraplar lıkır lıkır içiliyor ve bizim en sevdiğimiz felsefeyi yansıtıyorlar.

Yemeğin sonrasında gönlümüz buralarda kalmış bir şekilde İstanbul’a dönüyoruz. Bu şahane gezi için Ebru Günaçan ve Sibel Kutman Oral ile bağlarda bizimle özenli bir şekilde ilgilenen ve her sorumuza detaylıca yanıt veren Feridun Beyciğimize çok teşekkür ederiz. Sayenizde pek güzel anılar biriktirmişiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir