İspanya Turu – Madrid

Madrid’e inip başkenti güzelce gezeceğiz, sonra kiraladığımız arabaya atlayıp Ribera del Duero’nun harikulade kırmızılarını tadacağız, ardından geze geze kuzeye doğru tırmanacak ve Atlantik kıyısındaki Donostia’da (San Sebastian) keyfimize bakacağız, son durak ise Rioja ve muhteşem şarapları. Kafamızdaki İspanya planı bu şekildeydi ve uğradığımız her yere 2 gün ayırarak gezimizi tamamladık.

Ahanda 2013’te Madrid’e giden biz!

Madrid’in gönlümüzdeki yeri ayrı, çift olarak 2013 yılında gitmiştik, ayrıca beraber ilk yurtdışına çıkışımızdı. Gönlümüzce 7 gün geçirmiş, her yerlerini gezmiş, müzelerini, parklarını talan etmiştik. Kozmopolit, içerisinde her şeyi bulabileceğiniz, gayet kişilikli bir şehirdi Madrid, anılarımızdaki yeri apayrı. Bu seferki gezimiz ise 2 güncük sürdü ve yeme içme planları ile doluydu.

Uçaktan iner inmez kendimizi Metro’ya attık ve Malasana Bölgesi’ndeki evimize doğru yola koyulduk, ev sahibimiz Martina ile buluşup evimiz ve bölge hakkında bilgi edindikten sonra anahtarları teslim alıp bavulları boşaltmaya başladık. Eğer Madrid’e gidecekseniz Airbnb üzerinden tuttuğumuz Martina’s Corner‘i gönül rahatlığıyla tavsiye edebiliriz; cici döşenmiş daire rahat bir yatağa sahip, merkezi konumuyla her yere yürümenize izin veriyor, metroya da pek yakın. Soyunup dökünme faslımızın sonrasında artan açlığımızı bir an evvel dindirmek için listemizdeki restoranlara doğru yola koyuluyoruz.

Burada bir ara verelim ve gezi planımızı nasıl yaptığımızdan bahsedelim. Madrid’e gitmeden önce uzun süre araştırma yaparak önce önerilen restoranların listesini çıkardık, sonrasında bu restoranların hangi gün ve saatlerde açık olduğunu tek tek not ettik; Avrupa’ya gidenler bilirler ki her an her mekanı açık bulmak imkansızdır, açılış ve kapanış saatlerine bakmadan bodoslama giderseniz hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz. Neyse, bundan sonra gitmek istediğimiz mekanları konumlarına ve açılış saatlerine göre Madrid’de kalacağımız günlere pay ettik. Kısacası tüm günlerimizi planladık, kahvaltının, öğle yemeğinin, aradaki atıştırmalıkların ve akşam yemeğinin nerede yeneceği belliydi. Hatta gideceğimiz mekanların en ünlü yemeklerinin neler olduğu ve bu yemeklerin İspanyolca isimleri de öğrenilmişti çünkü yalnızca yemek yenecek restoranı araştırmak yetmez, gittiğiniz yerin spesyalinin ne olduğunu da öğrenmek gerek.

Izgara Enginar sen nasıl lezzetli bir şeysin!?!

Bu koca parantezi kapayalım ve Bodega La Ardosa’ya kapağı atalım. 1892 yılından beri hizmet veren eski bir mekan, genellikle kalabalık olan öndeki bar bölümünden ibaret değil, arka taraftaki restoran kısmına da göz atılmalı, bunun için bar masasının altından eğilerek geçmeniz gerekiyor, şaşırmayın. Madrid’teki En iyi Tortillas de Patata yapan yerlerden biri, denemek için çok geçe kalmadan gitmek lazım çünkü akşama bitiyor. Cidden inanılmaz leziz, bugüne kadar pek çok tortilla yedik ama bu bambaşkaydı, muazzam. Ayrıca Alcachofa Asadas (Izgara enginar) da kesin ama kesinkes yenmeli, enginar nasıl böyle kızartıldı, nasıl bu kadar nefis bir hale geldi insanın aklı almıyor, yapraklarıyla falan hapur hupur götürüyorsunuz. Bütün İspanya gezimiz boyunca yediğimiz en iyi şeylerden biriydi ve bugün dahi unutulmadı.

Ardosa’nın Tortilla’sı mükemmel.

Bu tür tapas barlarında çekingen davranmak, garsonun sizinle ilgilenmesini beklemek doğru bir davranış değil, kendinizi bir şekilde gösterecek, garsonun ilgisini çekeceksiniz. Cevval ve atılgan olacaksınız. =) Ayrıca buranın Croquetas’ı (bildiğimiz kroket) gayet başarılı, peynirlisini söyledik ve afiyetle yedik, isteğe göre domuzlu da sipariş edilebilir. Deneyememize rağmen Salmorejo (Gazpacho’nun daha hafif hali, üzerine peynir ve domuz parçaları koyuyorlar) ve Zarajos’un (İspanyol kokoreci) iyi yapıldığını okuduk, aklınızda bulunsun. İçmek içinse tabii ki Cana (Kanya diye okunuyor) tercih edilmeli, su bardağında servis edilen bira, 20 cl civarında, her mekandaki en risksiz seçim. Ufak bardağı hüpletip yola devam etmelik. Son söz, Bodega La Ardosa muhtemelen fazlasıyla ünlü olduğu için genel Madrid ortalamasına kıyasla bir miktar daha pahalı, ancak ne yediysek tadından memnun kaldık.

El Tigre’nin tırt görünümlü Tapasları. 😀

Sonrasında çevrede dolanıyor ve bölgeyi keşfediyoruz, Madrid canlı, Madrid hareketli, Madrid eğlenceli! Yeni durağımız El Tigre, salaş ötesi bir tapas barı. Sistem eski usul işliyor, içeceğinizi sipariş ediyorsunuz, hoop bir tabak tapas ikram olarak geliyor. Biz iki Cana rica ediyoruz, zaten dediğimiz gibi İspanya tatilinin şarapsız olan bölümleri durmadan “Dos Kanya!” diyerek geçiyor, hem söylemesi hem de içmesi eğlenceli bu mereti. Tabii gelen ikramlara baktığımızda çok da iç açıcı şeyler değiller, bir ekmeğin üzerine alelade sos sürmüşler, diğerinin üstüne düşük kalite jamon koymuşlar veya bir parça tortilla falan, o nedenle geçiniz burayı, biz geldik ama siz gelmeseniz olur. Mekan daha çok az parası olan öğrencilerin veya kalabalık grupların uğrak yeri, ayrıca içeri girdiğimizde yerlerin peçete ile dolu olduğu dikkatimizi çekmişti. Bu eski İspanyol geleneklerinden, yemekleri beğendiğinizi belli etmek için peçeteyi kullandıktan sonra yere atıyorsunuz. Etrafı kirletiyorum diye düşünmeyin, siz de peçeteleri atın yerlere gönlünüzce.

Şu mavi şey neymiş yahu. 😀

Neyse hafifçe doygun hissettik kendimizi, Cana da bir yere kadar diye düşünüp kokteyl içmek için daha çok gençlerin takıldığı bir bar olan Malaspina’da aldık soluğu. Hemen favorimizi, yani Mojito söyledik, o bitti, Caipirinha ile devam ettik. Kokteyller fena değildi ama bizim damak tadımıza göre şekeri fazla tutmuşlardı. Malaspina, delikanlı mekanlardan çıktı, kokteyller ile beraber ikram olarak ekmek üzeri füme somonlar geldi, biz de onun yanına mekanı ziyaret eden herkesin övdüğü Queso de Cabrales ve aşkımız Pimientos de Padron sipariş ettik.

Tabak kadar eppek dilimi.

Queso de Cabrales, rokfor tarzında kuvvetli ve taze bir peynirin karıştırılıp kocaman dilim ekmeğin üzerine sürülmesiyle yapılan gayet leziz bir şey ancak bunu tek kişi mümkün değil bitiremez, kesinlikle paylaşmak için söyleyin. Hatta bu tapası şöyle yoğun ve kuvvetli bir tatlı şarap yudumlarken yerseniz şahane bir eşleşme olacaktır.

Aşığız size Padronlar!

Pimientos de Padron gerçek aşkımız, padron biberlerinin yağda ızgara edilip üzerine deniz tuzu serpilmesi ile yapılıyor ve sözlerle anlatılamayacak kadar lezzetli, bu bebeği sıkılmadan her gün yiyebiliriz. Sizler de İspanya’daki mekanlarda durmadan sipariş verin, affetmeyin. Zaten her yerde belirli bir standartta yapılıyor, lezzeti kolay kolay şaşmıyor. Bir de çok hoş bir söz var Padron’lar hakkında, “some are hot, some are not” (AAG Çevirisi: bazısı acı, bazısı değil), biz neredeyse acı olanına hiç denk gelmedik ama belki şanslı kişi sizsinizdir, bilinmez. Hahaha.

Kalp, kalp, kalp.

Peki ya tatlı dediğinizi duyar gibiyiz? O halde hedef Chocolat. İspanya, bizler için Churros demek, böylesine basit bir tatlının nasıl bu kadar lezzetli olabileceğini hala aklımız almıyor. Chocolat’ta, uzun ve ince Churros’lar ile daha büyük ve şişman Porras’lardan söylüyoruz. İkisi de yağda kızarmış hamur, içleri yoğun değil, boş gibi ve yumuşak, dışları kıtır, yağ çekmeden mis gibi kızartılmışlar. Bu bebekleri bir bardak sıcak çikolataya banıp banıp yiyoruz ve dünyalar bizim oluyor. Mekanın çikolatasını özellikle beğeniyoruz, tatlılığı kıvamında ve içimizi baymıyor. Yine de damağı ferahlatalım diye bir kahveyi paylaşıyoruz. Doğruyu söylemek gerekirse bu tatlıyı özlemişiz, çok iyi geliyor.

Bunlar da tee ilk Madrid seyahatimizden kalma Chocolatería San Gines fotoğraflarımız, vaktiniz varsa burada da bi’ Churros deneyin.

Gözlerdeki mutluluğa bakar mısınız? =)

La Venencia

Ayrı bir başlık atalım da mekanı ne kadar sevdiğimiz anlaşılsın. La Venencia’nin tasarımı yaklaşık 70 yıldır değişmemiş, tarihi koklayabileceğiniz harika bir atmosferi var, içerisi her şeyiyle “Ruhumuzu doyurdu.” desek yeridir. İspanya İç Savaşı’nda ağırlıklı olarak sosyalistlerin takıldığı, plan yaptığı ve konuşup tartıştığı bir bar burası, ayrıca Ernest Hemingway’in favorilerinden. Mekanın sosyalist duruşu gereği garsonlara bahşiş vermek zinhar yasak. Siparişlerin masaya servis edilmesi söz konusu değil, bara gidip kendin alacak ve masana yine sen taşıyacaksın. Bunun yanı sıra, içeride fotoğraf çekmek yasak, bu da eskiden kalma bir adet, mekana gelmesi muhtemel faşist casuslara karşı önlem olarak düşünülmüş. La Venencia’nın bir diğer ilginçliği ise sipariş verir vermez hesabınızı barın üstüne tebeşirle yazması, yani öyle kağıt falan kullanmıyorlar; hesabınızı ödemek istediğinizde garson hemen barın üzerinde toplamasını yapıyor ve yine tebeşirle ödeyeceğiniz bedeli yazıyor. Ödeme alındıktan sonra masadaki yazıları beziyle siliyor ve önü tertemiz oluyor.

Sherry içen sırıtır!

Bu kadar şey saydık ama en önemlisini söylemedik, burası bir Sherry Bar, yani içecek olarak yalnızca Sherry satıyorlar. Sherry ise özel bir şarap türü, İspanya’nın Jerez Bölgesi’nden çıkma, kendine has üretim metodu var, sekten tatlıya kadar farklı çeşitleri bulunabiliyor ve alkol oranı %15’ten başlayıp %22’ye kadar çıkıyor. İçtiğinize dikkat etmezseniz yüksek alkol oranı nedeniyle Sherry adamı fena çarpıyor. Muhtemelen Sherry’in ne olduğunu merak ettiniz ve daha çok şey öğrenmek istiyorsunuz, o halde Sherry.wine sitesine giriyorsunuz, öncelikle sunumların (presentations) hepsini indirip, tek tek okuyorsunuz, sonrasında sitenin kalanını hatmediyorsunuz. Ve bravo! Artık Sherry hakkında bir uzmansınız. =)

Neyse mekana dönelim, içerideyiz ve kendimizi bara atmışız, sağı solu inceliyor, menüye bakıyor, ardından “Hey Barmen, bize iki farklı tür Sherry ver.” diyoruz. La Venencia’da tatlı Sherry yok, hepsi sek. Sherry’lerimizi içerken bir yandan Sherry.wine sitesinden çıktılarını aldığımız sunumları tekrardan inceliyoruz. Bu arada mekana gitmeden önce aldığımız notlarda şöyle bir ifade var: “Ayrıca buranın yapısı gereği garsonlar nemrut, seninle ilgilenmesini, sohbet etmesini veya önerilerde bulunmasını bekleme. (Bazısı da garsonlar dost canlısı yalan konuşma demiş.)”, çoğunluk mekanın garsonlarını pek konuşkan bulmamış gibi. Ama bizim elimizde Sherry hakkında notlar olduğunu gören garsonlar napıyor derseniz, hemen yanımıza geliyorlar, notlara göz atabilir miyiz diyorlar, veriyoruz, okuyup etkileniyorlar. Bir posta da onlar bize Sherry’nin ne olduğunu ve nasıl yapıldığını anlatıyorlar, hatta bizimle ilgilenen garsonun İngilizcesi neredeyse yok ama adamcağız ısrarla bizlere anlatmayı sürdürüyor, “Haydi haydi, bardaklarınızdakileri bitirin bakalım.” dedikten sonra sipariş vermediğimiz diğer Sherrylerden ikram ediyor. O kadar mutlu oluyoruz ki… Genel olarak Avrupa seyahatlerinde hep bunu gördük, eğer karşı taraf çalışıp geldiğinizi, onun yaptığı işe saygı duyduğunuzu anlarsa her türlü kapıyı açıyor. Unutmadan, La Venencia’nin dünyalar tatlısı bir kara kedisi var, kesin denk getirip sevin.

Sherry adamı çarpar diye boşa demedik, mekandan çıktığımızda yüzümüzde kocaman bir gülümseme var, sallana sallana eve doğru yola çıkıyor ve kendimizi yatağa atıyoruz.

Yerim sizi minikler.

İkinci gün kahvaltıyı Madrid’teki en favori mekanlarımızdan birinde yapmak için yola çıkıyoruz, bizim tabirimizle 1 Yurocu (Bak bak, japon pazarı sanki), resmi adıyla 100 Montaditos. Burası İspanya geneline yaygın bir zincir, olayları küçücük ve çıtır ekmeklere yaptıkları leziz sandviçleri. 100 adı, tamı tamına 100 çeşit sandviç servis etmelerinin bir yansıması, her zevke uygun bir şeyler bulmak mümkün. Fiyatları gayet ucuz, çoğu sandviç 1 EUR, zaten bizim taktığımız isim de buradan ileri geliyor. Kişi başı 3’erden sandviçleri çakıyoruz, çok iyi geliyor, yanında tabii ki bira! Tatilde birayla kahvaltı yapınca insanın içi mutluluktan kıpır kıpır oluyor yahu.

Likör

Kahvaltının ardından tatlı ihtiyacımızı gidermek için El Madrono’ya uğruyoruz, bara geçip, çikolata kaplı yenilebilen kıtır ve gofretimsi bir bardakta sunulan çilek liköründen sipariş veriyor; önce likörü kafamıza dikiyor, ardından bardağı yiyoruz. Beklentimizi tam olarak karşılayan bir deneyim değil, likör sıradan ama yenebilen külah hatırına denenebilir. Kısacası illaki buraya gelin demiyoruz, ancak civarındaysanız uğrayabilirsiniz.

Sonraki hedefimiz, Murat’ın (Şarap Atölyesi) sitesinden gördüğümüz bir şarap butiği, La Tintorería Vinoteca, Murat burayı şöyle tarif etmiş: “Benim için Madrid’deki en özel yerlerden biri… Burası bir şarap mağazasından öte İspanyol şarapları üzerine küçük bir okul belki de… Buraya her gelişimde beni ağırlayan sevgili dostum Juan Luis’e “dükkana yeni neler geldi?” diye sorup sonrasında kendisinden az bilinen apelasyonlar, butik üreticiler, farklı üzüm çeşitleri hakkında bilgiler alırım… Burada sadece İspanyol şarapları değil, aynı zamanda çok çok iyi bir Burgonya ve Şampanya seçenekleri de var… Madrid’e gelip şarap satın almak isterseniz kesinlikle en başta önereceğim yerdir La Tintoreria”. Maalesef kapalı, kafamızı cama dayayıp içeriyi inceliyoruz, her yer şarap dolu, şansımıza küsüp devam ediyoruz.

Ve ayaklarımızın bizi götürdüğü yer Madrid’in en güzel parklarından, Parque de El Retiro, yani Retiro Parkı. Alabildiğine yeşillik, ortada kocaman bir havuz var. Git yerlere yayıl, istersen piknik yap. Harika bir yer. Zaten Avrupa’ya gittiğimizde en büyük keyiflerimizden biri şehir içindeki muazzam parkları gezmek ve marketten aldığımız malzemeleri atıştırırken, şarabımızı içmek. Başka hiçbir şeye gerek yok.

Street XO’nun kokteylleri çok iyi!

Yavaş yavaş öğlen oldu, biz de tembih edildiği üzere Madrid’in son zamanlardaki en gözde mekanlarından Street XO’ya erkenden varmak için yola çıkıyoruz ve 12:30’da kapısında bitiyoruz; içeri girmek için sıra oluşturmuş insanların arkasına katılıyoruz. Ortamda “Bu kadar insan neyi bekliyor yahu?” hissiyatı mevcut, sıraya girdiğimizde arkamız bomboşken 5 dakika geçer geçmez sıraya yeni insanlar katılıyor ve arkamız hınca hınç doluyor. Yarım saat ayakta bekledikten sonra sıkılıyor çöt diye yere oturuyoruz, bizim memlekette yapsan garipserler ama burası Avrupa beybiler. 😀 Street XO için önceden yaptığımız araştırmalarda, mutlaka bara geçip yemek yenilmesi tavsiye edilmiş, bu sayede açık mutfağı dikizleyerek neyin ne olduğunu görebilecekmişiz, rezervasyon kabul edilmediği için tek şans erkenden sıraya girmek.

Mekanın en leziz kokteyli, üstündekiler hafifçe acı çikolata parçaları.

Ancak 13:40 civarında içeri girebiliyoruz, garsonlar deli gömleği giymiş, içeride yüksek sesli müzik çalıyor, mutfak harıl harıl çalışıyor, ateşler, dumanlar yükseliyor, adeta bir Yemek Club’ı burası. Street XO, Madrid’teki 3 Michelin yıldızlı restoran Diver XO’nun şefi David Munoz’un yan projesi, bu çılgın restoran farklı farklı sokak yemeklerini yeniden yorumlayarak kendine özgü şekilde sunuyor. Ne yiyeceğinizi sıra beklerken soruyorlar, menüyü inceleyip, kararınızı veriyor ve bunu bildiriyorsunuz. Bara geçince de servis hemen başlıyor.

Bu yediğimiz ilk yemek. Sichuan karabiberi sos yatağında sunulan Orkinos, üzeri mor patates ile süslü, en üstte ise İspanyolların soğuk çorbası Ajiblanco’dan bir damla var. Orkinoslar gözümüzün önünde pişiriliyor. Lezzeti kıvamında.

Mor patates gören var mıydı daha önce?

Diğer yediğimiz güzellik ise Pekinese Dumpling, kıtır domuz kulağı, Ali-Oli ve çilek sos ile sunuluyor. Sunum tam bir sanat eseri ama sanat eserini bozup da yemeği hunharca yemesi ayrı bir eğlenceli. Bu arada, Street XO’nun kokteylleri efsane, neredeyse yemeklerin önüne geçecek kadar güzeller, 3 farklı türünü denedik ve her birine bayıldık, mutlaka şans verin.

Sosundan da koy koy.

Street XO’dan eğlenmiş bir şekilde ayrılıyor kendimizi metroya atıp merkeze iniyoruz. Mercado de San Miguel’e uğruyoruz. Burası kocaman bir pazar yeri, kapalı alanda sıra sıra minik dükkanlar dizili, pek çok farlı yeme-içme mekanı mevcut. Bit tabii kalabalık ama fazla turistik yahu, bu nedenle fiyatlar genel olarak yüksek. Ortam bizi sarmadığı için hiçbir şey almadan çıkıyoruz.

Görüntü güzel ama tat kişiliksiz.

Ardından yine bir hayal kırıklığı, Meson del Champinon, alametifarikası Champinones al Ajillo, yani fırınlanmış mantar. Lezzeti sınıfta kalan, fiyatı pahalı, hiçbir kayda değer yönü olmayan bir yemek. Geçiniz.

Şu zeytinler harikaydı.

Yorulduk ve bakıyoruz ki bizim 1 Yurocunun buralarda şubesi var, hemen oturup yine sandviç söylüyor, bol bol bira içerek iki saate yakın zaman geçiriyoruz. Boş boş sokaktan gelen geçeni izliyoruz.

Yukarıdaki Patatas Bravas, aşağıdaki kızarmış ballı patlıcan.

Alkol yavaştan bünyede etkisini gösteriyor, üzerine günün yorgunluğu eklenince eve gidip dinleniyoruz. Akşam servisi için mekanların yavaştan açılmaya başladığı 20-21 civarında evden çıkıyoruz. Yakınlardaki El Pez Gordo’ya oturuyoruz. Bu mekanı seçmemizin asıl nedeni çok şirin bir logoya sahip olması, vurulduk. Hahaha. Mekanda klasik birkaç tapasın yanına, spesyali olan Berenjenas a la miel (kızarmış ballı patlıcan) söylüyoruz. Spesyal gerçekten çok iyi, dışı kıtır, içi yumuşacık, balın verdiği tatlılık güzel bir zıtlık katmış bu bebeğe. Yemeklerimiz ile birkaç kadeh şarap içiyoruz ve içerken fark ediyoruz ki halen yorgunuz. Kalkıp dışarılarda biraz daha sürtsek de soluğu yine evde alıyoruz.

Üçüncü günün sabahı kapıyı kilitleyip, anahtarı hafifçe aralık bıraktığımız camdan içeri fırlatıyoruz, ev sahibi gelince alacak. Çantalarımızı çekiştirerek yakındaki Avis ofisine gidiyor, önceden Rentalcars.com aracılığıyla kiraladığımız arabayı teslim alıyoruz. Orta sınıf araba istemiştik ama muhtemelen ellerinde kalmadığı için afili bir cip veriyorlar. Eh, canımıza minnet! Bekle bizi Ribera del Duero, geliyoruz!

Son olarak, Madrid gezi listemize aldığımız ancak vakitsizlikten uğrayamadığımız mekanları alta ekleyelim; hem de listemizde yer aldıkları özgün halleriyle.

Casa Revuelta

Tek bir malzemesi ile ünlü olanlardan, tapas crawl yaparken uğranabilir, yenecek şey belli: Tajadas de Bacalao (kılçıksız cod balığı kızartması), yanına da bir Cana! Mekan çok kalabalık oluyormuş ama çekinme, içeri dal ve siparişini ver, İspanyollarda beklemek yoktur, aktif olunacak!

Çalışma Saatleri: 10:30-16:00 ve 19:00-23:00

Casa Labra

Tajadas de bacalao (kılçıksız cod balığı kızartması) ve Croqueta de bacalao ile ünlü burası, yine 100 yılı aşkın geçmişe sahip bir restoran,

Çalışma Saatleri: 9:30-15:30 ve 17:30-23:00

Casa Pajuelo

Çeşit çeşit bal satıyor, İspanya’nın farklı bölgelerinden gelen ürünler.

Çalışma Saatleri: 9:00-14:00 ve 16:30-20:00

Casa Gonzalez

Başka bir şarap barı, şarabın yanında genellikle şarküteri tercih ediliyor, sundukları peynir çeşitleri bol.

Çalışma Saatleri: 09:30-12:30 (Galiba)

Casa Gerardo

Klasik bir tapas barı, sıcak bir şey servis etmiyorlar, her şey soğuk. Ama burayı listeme almamın nedeni peynir çeşidinin bol olması, İspanya’nın çeşitli bölgelerinden peynirler sunuyorlarmış, Manchego’yu burada deneyelim mümkünse.

Çalışma Saatleri: 10:00-16:30 ve 19:30-01:00 arası açık

Celso y Manolo

Git Gambas Rojas (kızıl karides) ye ve gerisine karışma! Ayrıca mekanın özelliği DOMATES üzerine özelleşmiş olması, değişik domates ve domatesli yemekler denenebilirmiş. Mesela 4’lü domates tadımı var.

Çalışma Saatleri: 13:00-24:00

El Riojano

Madrid’in en eski pastanelerinden, can tatlı çekerse diye listeye aldım. Bir kere Sıcak Çikolata söyleyin deniyor, yanına da bizcochos de soletilla (kedi dili) alın ve çikolataya banın diye önerilere devam ediliyor.

Çalışma Saatleri: 10:00-14:00 ve 17:00-20:00 arası açık

La Casa del Abuelo

Gambas al ajillo (güveçte karides) yiyeceksen adres burası diyolaaa. Sadece bunu ye ve devam et, başka bir şeye gerek yok.

Çalışma Saatleri: 12:00-24:00

Lambuzo

Küçük ve şirin tapas barlarından. Anemones chips (bildiğin pattis cipsi), Salmorejo (çorba), Shrimp scampi croquettes ve Papas aliñás öne çıkan ürünlerdenmiş. Rebujito jug (manzanilla veya kaliteli şarap soda ile karıştırılır.) içilebilirmiş değişik olarak.

Çalışma Saatleri: Pazartesi kapalı. 13:00-16:30 ve 20:00-24:00

La Berenjena

Caprese Con Straciatella’sı to die for görünüyor, gidersek kesin yiyelim. Mekan küçükmüş bu arada, masa bulması zor, en iyisi barda oturmak. Vejeteryanlara uygun seçenekleri var diye de ekledim aslında, denk gelirsek bakalım. Hafifçe pahalı ama hoşuma gitti.

Çalışma Saatleri: 14:00-17:00 ve 20:00-02:00 arası açık

La Campana

Bocadillos de Calamares (kalamarlı sandviç) yemek için verilen ortak adres, ekmeğin bir kısmını kesip atmak makul, daha çok kalamar tadı almak için, ayrıca rica edip içine biraz mayonez sıktırmalı yoksa kuru olabiliyormuş. Racione of calamares şeklinde porsiyon olarak da sipariş verilebilirmiş galiba ekmeksiz.

Çalışma Saatleri: 09:00-23:00

La İdeal

Bocadillos de Calamares (kalamarlı sandviç) yemek için verilen bir diğer adres, La Campana ile yan yana, tipine bak ve beğendiğine gir.

Çalışma Saatleri: 09:00-23:00

Melo’s

Zapatillas denilen ve bu bölgenin ünlü sandviçlerinden yemek için en iyi adres, kızarmış ekmek dilimlerinin arasına istenilen malzeme konularak yapılan bu sandviçleri yarım olarak alma şansı da var. Ayrıca mekanın şehrin en iyi Croquetaslarından birini yaptığı söyleniyor.

Çalışma Saatleri: Pazartesi kapalı, Salı ise 20:00-01:00 arası açık.

Taberna Almería

Sipariş verilen her bira ile tapas ikram eden gerçek bir İspanyol restoranı/barı, küçük bir dükkan. Ayrıca Tostas’larıyla ünlü, 30’a yakın çeşit varmış.

Çalışma Saatleri: 12:30-16:00 ve 17:30-23:30

Vinoteca Vides

Vallahi 10 numara bir şarap barı demişler, ne içersen sahibi tek tek açıklıyormuş. Mekan hakkındaki yorumlar cidden çok olumlu, uğramadan olmaz.

Çalışma Saatleri: Pazartesi kapalı. Salı ise 07:00-02:00 arası açık.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir